TOZLAR VE KIRIK HAYAL PARÇALARI

“İyi de, ben seni sevmiyorum ki.”

Kavruk, sinsi bir gülüş takip etti ardından. Öğle sonrası güneşi, çapraz sütunlar halinde odaya doluyordu. Dantel perdeler hafifçe kımıldadı yerlerinden. Güneş ışığı vurunca görülen ev içi tozları, hareketlendi.

“Sofrayı kaldır. Hem çocuk da okuldan çıktı çıkacak. Git al gel onu da.”

Masanın üzerinde tazeliğini yitirmiş kahvaltı sofrası irkildi. Sesler, bardakların dibinde kalmış çayın yüzeyinde titredi. Zeytinler, tabakta oynadı biraz. Cümleler, bulana dolana, salonun solmuş dantellerinin, yıpranmış kadife koltukların, ışık sütunlarının içindeki tozlardan geçe geçe, bahçeye çıktı. “Ben seni sevmiyorum ki.”, bahçe kapısına dek, çığ gibi büyüye büyüye ulaştı. Kayısı ağacının narin yaprakları, dut ağacının bereketli, fıstık yeşili yaprakları, çalkalandı. Sindiler sahi. Çiçeklerse tüm bu olanları duymamak için, daha bir yanaştılar toprağa.

Yol üzerindeki gülibrişim ağacına derdini açtı. “Sen onun arkadaşısın, bilirsin.” diye başladı, “Hep böyle mi yapar?” Biraz daha yürüyüp bankla dertleşmeye başladı. “Anlasan anlasan sen anlarsın,” dedi sokakta terkedilmiş kediye.

Neye içimizi açsak, neye bağırıp çağırsak, neye söylensek, hepsinin külliyen boş olduğunu, tencere diplerine sinmiş umutsuzluk kadar gerçek olduğunu gördüğünden beri, tonu da, şiddeti de düşe düşe bir hiçe dönüşmüş sesi, bu sefer çıkmaz oldu.

“Bu işler bize nasip olmayacak Eleni Hanım” dedi, yol üzerinde uğradığı arkadaşı. “Hem, sevseler ne, sevmeseler ne?” Tabanı iplikler, kumaş parçaları, boncuk kırıntıları, batik boyaları dolu terzi dükkanı, bir kaç hıçkırık doldu önce. Sonra birbirlerine yoldaş ola ola susuştular.

“Ah denmez, Allah denir.” diyen annesinin sesi geldi, bağdaş kurup oturdu kulaklarının dibine.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.