Geyik Operası

İkindi vaktine kopan kızıl-turuncu renkler güneşin bir armağanıydı şehrin akşamüstüne. Gökyüzü, bu bilmem kaç bin kilometre ötelerden gelen ışınları tabakalarında kıra kıra baygınlaştırır ve kullanılmış bir kadın gibi bırakırdı yeryüzüne. Günah çıkarır gibi öperdi ikindi vakti, ışığı alnından. Ruh dinginleşir; hazır olurdu zaman mistik bir vakaya. Tam bu sırada güzel mi güzel bir ceviz ağacından yapılmış ve beceriksiz ellerde canına okunmuş, çirkin bir çalışma masasında, engin bir fikir parodisinin ortasında, işaret bekliyordu saatlerdir kitap okuyan adam. Pencerenin yırtık pırtık tüllerinden odaya doğru esen rüzgara yaverlik yapan turuncu ışıklar, masanın üzerinde halinden pek de memnun olmayan cam bir biblonun estetikten yoksun kıvrımlarında duraksamış ve kütüphanenin raflarına parçalanarak saplanmıştı. Işığın değdiği kitaplar birer mücevher gibi parlamış ve adamın küçük dünyasında istenilen etkiyi hemence bırakmıştı. Yerinden fırladı, ışığın kutsadığı kitaplara yöneldi ancak cam biblo kendini bu aksiyonda başı dönen bir hanımefendi gibi yere bırakıverdi. Bilmeden çarptığı çalışma masasına şimdi bilerek çarpıyordu elini. Masa için ise her iki çarpma durumunun birbirinden farkı yoktu. Akşam ezanına yaklaşık bir saat kalmıştı ve adam, ikinci ikindisini yaşıyordu içine düştüğü dipsiz kuyusunda. Çalışma masasına doğru yöneldi ve cam biblosunu her nereye koyduysa da penceresinden giren ışığı herhangi bir objeye bükemedi. Birçok kez denedi ışığa hükmetmeyi fakat nafile. Pes etti sonunda, yoruldu. Tanrıyı aramaktan daha zoru, işaretleri anlamaktı. Hepsinden zoru ise bunu kısacık bir insan ömrüne sığdırmaktı. Zihnini dinlendirmesi gerekiyordu adamın. Çello sesi her zaman sakinleştirmişti onu. Bir sokak arasında rastladığı hurdacıdan aldığı kelepir ahşap pikap hala sağlamdı. Nereden eline geçtiğini hatırlamadığı Jacqueline Du Pre’ye ait bir plak, ahşap pikabın içerisinde kendisiyle birlikte adamın da başını döndürmeye hazır, bekliyordu. Küçük bir dokunuşla başlayan haz verici çile. Ağlayan, acı çeken ve hatta kahrolan büyükbaş bir hayvanın sesini andırıyordu çellonun tellerindeki titreşim. Her bir tınıda, bir geyik sürüsü göçünün tam ortasında kalmış gibi hissediyordu kendisini. Yavrusunu yırtıcı bir hayvana kaptırmış bir Alageyiğin ses tellerinden kopan ilahi gibiydi bu ses. Ve bu sese iştirak ederek, acılı bir ananın operasını paylaşan diğer hayvanlar. Ağıt töreni. Kanlı bir ayin. Ne garip şeydi hayvan olmak. Ardından çello sesine küçük bir kız çocuğu gibi korkarak tutunan keman, kemanlar; bu ayine sonradan katılarak, yavru bir geyikten arta kalanları gagalarıyla didikleyen
yırtıcı kuşların sesi. Acının şöleni ve işte görkemli bir yok oluş.

Bir müddet bekledi. Biraz daha sonra. Sonra biraz daha. Vakit, ikindi ile akşam arasında sıkışmış, adamın dudaklarından dökülecek bir şiirle ortadan kaybolacaktı. Çalışma masası, kitaplık, gramafon… Hepsi hazır ve pür dikkat beklemekteydi bir yakarışı. Hazırdı dünya artık. Hazırdı adam ve mırıldanmaya dudağı:

Her perdede aforoz edilmekmiş benim kaderim
Ne şiir yazsam, her din tekfir eder beni.
Hangi Tanrı rahmetini sunacak bana, kaderim!
Ölmeden öldürecek din hangisi beni.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın