Geyik Operası

… Akşam ezanına yaklaşık bir saat kalmıştı ve Adam ikinci ikindisini yaşıyordu içine düştüğü dipsiz kuyusunda. Çalışma masasına doğru yöneldi ve cam biblosunu her nereye koyduysa da penceresinden giren ışığı herhangi bir objeye bükemedi. Birçok kez denedi ışığa hükmetmeyi fakat nafile. Pes etti sonunda, yoruldu. Zihnini dinlendirmesi gerekiyordu Adam’ın. Çello sesi her zaman sakinleştirmişti onu. Bir sokak arasında rastladığı hurdacıdan aldığı kelepir ahşap pikap hala sağlamdı. Nereden eline geçtiğini hatırlamadığı Jacqueline Du Pre’ye ait bir plak, ahşap pikabın içerisinde kendisiyle birlikte Adam’ın da başını döndürmeye hazır, bekliyordu. Küçük bir dokunuşla başlayan haz verici çile. Ağlayan, acı çeken ve hatta kahrolan büyükbaş bir hayvanın sesini andırıyordu çellonun tellerindeki titreşim. Her bir tınıda, bir geyik sürüsü göç ayininin ortasında kalmış gibi hissediyordu kendisini. Yavrusunu yırtıcı bir hayvana kaptırmış bir Alageyiğin ses tellerinden kopan ilahi gibiydi bu ses. Ve bu sese iştirak ederek, acılı bir ananın operasını paylaşan diğer hayvanlar. Ağıt töreni. Ne garip şeydi hayvan olmak. Ardından çello sesine küçük bir kız çocuğu gibi korkarak tutunan keman, kemanlar; bu ayine sonradan katılarak, yavru bir geyikten arta kalanları gagalarıyla didikleyen
yırtıcı kuşların sesi. Acının şöleni ve işte görkemli bir yok oluş.

Bir müddet bekledi. Biraz daha sonra. Sonra biraz daha. Vakit, ikindi ile akşam arasında sıkışmış, Adam’ın dudaklarından dökülecek şiirle ortadan kayboluverecekti. Çalışma masası, kitaplık, gramafon… Hepsi hazır ve pür dikkat beklemekteydi bir yakarışı. Hazırdı dünya artık. Hazırdı Adam ve mırıldanmaya dudağı:

Her perdede aforoz edilmekmiş benim kaderim
Ne şiir yazsam, her din tekfir eder beni.
Hangi Tanrı rahmetini sunacak bana, kaderim!
Ölmeden öldürecek din hangisi beni.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın