ANKA NOTLARI 1

BÖLÜM BİR BEŞER

Gözlerinden ne düşündüğünü anlamak imkansızlaşmıştı. Saatlerdir oturduğu masanın ucuna doğru dalmış boş boş bakıyordu. Üşüdüğünü hissetti ve yavaşça esintinin geldiği yöne doğru döndü. Pencereden giren rüzgar perdeyi dalgalandırmaktaydı. Suratına belli belirsiz bir gülümseme yayıldı; yüzünün bir tarafı hoşnuttu, diğer tarafı adeta acı içindeydi. Son iki aydır çektiği sıkıntıları düşünmemek için karamsar tarafına karşı biriç savaşveriyordu. İçten içe biliyordu ki eğer “kara oğlan” kazanırsa bu her şeyin sonu olacaktı. Belli ki binlerce kez yüreğini yakan bu sızıya dayanabilmenin tek yolu eskiden yaptığı gibi kendine hayallerden bir kale inşa edip oraya çekilmek değildi çünkü kuşatma bittikten sonra, bu kez de kendi elleriyle diktiği kaleyle, dışarıya çıkabilmek için kıyasıya mücadele edeceğinden adı gibi emindi. Geriye yalnızca iki ihtimal kalmıştı: ya akıl dağına çıkacaktı ya da büyük bölümünü zaten daha önceki çatışmalarda kaybettiği ruhundan bir parça daha koparacaktı.

 

Tüm dağlılar gibi o da yükseklerin ihtişamıyla büyülenmişti bu yaşına kadar. Yine tüm dağlılar gibi yukarılarda yaşamanın insanüstü mücadele gerektiren, mücadeleyi veren kişiyi insanlıktan çıkartan özelliklerinden haberdardı. Oralarda, iklimin tüm şiddetiyle canlıların üzerine kırbacını savurdurduğu yerlerde yaşayanlar, bir müddet sonra azgın rüzgarların arasına katışırlardı. Tüm rüzgarlar yükseklerde ve yalnız eserdi; ovaya inmek zorunda kalmış bir rüzgar esinti olur, üfürük olur, yok olurdu da yalnızlığından -yani yegane gücünden- geriye bir şey kalmayacak şekilde onur kırıcı birhalde can vermek zorunda kalırdı.

 

Ruhtan, o fosforlu buz mavisi rengindeki sigara dumanından koparılan her parça faili karakargaya dönüştürürdü adım adım. Yavaş yavaş çıkan siyah tüyler, uğursuz bir ötüş, didiklenecek bir şey bulunamadığında kendi yoldaşlarına dikilebilecek gözler… Dumandan, siyah bir leşçile dönüşmek hayatta kalmak için tek şans olabilirdibazen ve bu seçimi yapanlar dünyaya kendilerinden önce zaten karga suretinde gönderilmiş diğerleriyle kaynaşırlar ve kederleri, içerden dışarıya taşınmış sebeplerden ötürü olurdu.

 

Yüzünün acı çeken tarafı bunlarla uğraşırken, diğer kısmına gümüş bulutların arasından çıkan güneş, ışıklarını gönderdi yalnız olmadığını anlayabilsin diye. Güneşin altın okları yüzüne dokunduğunda unutulamayacak efsanevi bir âna tanıklık ettiğini sadece kendisi değil odasını paylaştığı lâl olmuş eşyaları da hissetti. İçinde bir kıpırtıdır koptu ve kıpırtı çığa dönüşerek iliklerine kadar yayıldı. Alenen binlerce kişi metal çıngırtıları arasında kılıç-kalkan birbirini boğazlıyordu zihninde ve geriye kalan tüm görünmez parçalarında. Soğuyor gitgidesoğuyordu. Bu, dağa çıkmaya benzemiyordu; sanki dağ ona iniyordu ya da “kara oğlanın” üzerine parça parça yıkılıp onu kurtarmak için geliyordu. O zamana kadar hep çıkışları güç dolu, devasa ve muazzam bilirdi; bir inişin, bir düşüşün yeri yerinden oynatacağını tahmin bile edemezdi. Üzerine yıkılan kayalar yaklaştıkça yaklaştı, artık arasında bir mızrak boyu hatta daha da az kalmıştı aklıyla. Kara tüyleri olan bir amansız rüzgardı ki güneşin ışıkları onu insana tamamladı, ve öldü, herkes gibi.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.