ANKA NOTLARI 2

BÖLÜM İKİ İNSAN

Büyük yıkılışın ardından günler geçmişti. Öldüğü yerin etrafında yabani otlar yeşermiş, ağustos böcekleri otların arasında birbirlerine kur yapıyorlardı. Dünyadaki her şey olağan akışı içerisindeydi; kadınlar nazik görüntülerinin altında vahşi kaplanlar saklıyorlar, erkekler tüm haşmetlerine rağmen kırılgan kalplerini kem gözlerden uzak tutmaya çalışıyorlardı. Çocuklar olanca hızlarıyla büyüyorlar, babaları ya da anneleri arasında bir seçim yapmaları gerektiğine inandırılıyorlardı. Kâinat yeni bir dünya savaşına ya da eşit derecede önemli bir olaya gebe gibi bir uyum sergiliyordu.

Pinhan kabrinin üzerinde ufak bir kımıltı oldu. Mevcudat pür dikkat hareketin olduğu yere yöneldi. Boşunaydı. Gözler hiçbir şey göremedi. Yalnızca bir iki fazlaca meraklı karaca otlamaya geri dönmeyip kulaklarını dikip bekledi. Tam o sırada büyülü bir olay gerçekleşti; hışırtılar eşliğinde umut kadar yeşil bir filiz kabrin üzerinden başını uzattı ve tüm dünyayı selamladı. Üzerine bulaşan tozu toprağı temizlemek için hafifçe omzunu silkti. Meraklı karacalar bu küçücük filizin neyin habercisi olduğunu çok iyi anlamışlardı ve artık huzurluca geviş getirmeye dönebilirlerdi. Diğerleri şaşkın şaşkın “şimdi ne olacak?” diye beklerken ölü toprağının üzerinde binlerce yeşil baş belirdi. Toprağın üzerinde minik bir cennet peyda olmuştu. Cennetin içinden bir su pınarı fışkırmaya başladı ve toprağı suladıkça suladı. Filizler uzun boylu yıllık otlara dönüştüler. Toprağın nemi arttıkça nemli toprak, orman zeminini andıran bir hale geliyordu. Sonunda toprak bereketli bir çamura dönüşmüştü. Şaşkın bakışlar altındaki toprak şekillendi ve Eski Yunan tapınaklarındaki sütunlar gibi silindirik bir biçimde göğe doğru yükseldi. Silindirik çamur yeterli yüksekliğe ulaştığında, yerden fışkıran su pınarı belirdiği gibi aniden kayboldu. Çöller aşmış savruk bir rüzgar eski yoldaşının yardımına koştu ve nefesleri kesercesine tüm sıcağını onun üzerine boca etti. Çamur kurumaya başladı, kurudukça kurudu… En sonunda yeşil otlar da kurudular ve kuruyan her ot bulunduğu yere göre saç tellerine ve giysilere dönüştüler. Tüm bunlar olurken kargalar çaldıkları ne kadar parlak cisim varsa hepsini insanın önüne yığdılar; bir gün olur da onlara katılmak isterse kapılarının daima açık olduğu mesajını vermek için.

İnsan olarak yeniden dirilen beşer hayret içerisinde gökyüzüne, ırmaklara ve ağaçlara baktı. Sırasıyla fısıltı halinde gökyüzü, ırmak ve ağaç kelimelerini söylendi. O an bütün isimler kulağına hoş gelmişti bu yüzden kendine uygun bir ad seçemedi. Güneş en sarışın haliyle onu selamladı. Gözlerinin ışıltısıyla karşılık verdi insan. Gözleri ışıl ışıldı ve kirpiklerinde yaşlar belirmişti. Hayret ve sevgi arası bir haldeydi tam olarak. Kurumuş otlardan dönüşmüş olan tüyleri diken diken oldular. Haşyet içindeydi. Kadınlara, erkeklere ve çocuklara baktı. Dudaklarından mısralar dökülmeye başladı:

gidişim çıkışçasına bir gidişti

dönüşüm;

hep dünyayadır,

hep sessiz olacak.

gömleğimin sol cebinden

ayırmadığım kangren gülleri

terkettiğim bahçemden hatıra.

yüzümde yağmurla serpilen

hüzün kanyonları

vadilere çaldığım tiz ıslıklar

tabansızları kaçırmak için.

tamtamlara vurun

bileyim

nerde yağmurdan saklanmayan çocuklar.

Yeniden öğrenmek için yola koyuldu insan. Karşılaştığı tüm varlıklara hayretle bakıyordu. Geçerken elini sokup içerisinden bir avuç su aldığı dereye yeniden baktı, ne kadar da berrak ve soğuktu suyu, gürül gürül çağlıyordu ayrıca. Bulutlar akıyla karasıyla pamuk gibiydiler. Yağmur, tatlı; taş, güzel-sert idi. Çocuklar kadar masumdu insan, kelebekler kadar da fani. Bu nedenle zaman kaybedemezdi; bir an önce herkese her şeye dokunmalıydı. İnanıyordu ki bir tek kucaklaşma yetecekti birleşmek için. “Pisi pisi pisi” sesleri eşliğinde olmayan yiyeceğe çağrılan kediler gibi safça inanmıştı bir kez kucaklaşmanın yeteceğine. Tertemizdi kalbi, henüz bulanmamıştı. Nerden bilsindi ki insanın en büyük yanılgısı dünya üzerinde sonsuzluk aramaktı, nerden bilsindi ki tek bir kucaklaşma neye yetmişti ki birleşmeye yetsindi.

Revan olduğu yolda önüne çıkanlara sarılıyor, sarıldıklarının şaşkın yüzlerinin hep öyle kalacağına tam bir inançla, soluklanmaksızın yola devam ediyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir süreyi bile kaybetmeye lüksü yoktu; kucaklaşıp bütün eşyayı tazeleyip birleştirmeliydi kendisiyle. Koşturdu dalaklanıncaya kadar.-

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.