İçten(i)

“…Kelimeler, diyorum Tanrım… Kelimeler Sence de çok güçlü değiller mi? Birisini yaralamak ya da kendimize aşık etmek istediğimizde başvurduğumuz ilk ve son yerin; düşünürken, hasret çekerken ya da kendimizi avuturken yine sığınağımızın kelimeler olması tesadüf mü Tanrım?…”

Gözlerimi Tanrıyla muhavereye kendini kaptırmış olan yazarın satırlarından kaldırıp çalan telefonuma bakıyorum. Arayan kişi ablam olarak gözüküyor. Normalde bu saatlerde aramazdı; yine bizim küçük şeytanlar oynamak bahanesiyle kızcağızın telefonunu kaşla göz arasında mutfağa kaçırıp beni arıyor olmalılar. Evet, birazdan “Dayı, dayı” diyecekler. Zaten telefonla kimi arasalar her defasında sadece dayı dediklerini düşünüyorum. Neyse bu kadar bekleme yeter hala çaldığına göre açayım belki ablamdır.

-Alo, efendim?

-Akif, çabuk yetiş! Ne yapıyorsan yap gel buraya amcam fenalaştı. Hastanedeyiz, sen doktorsun, çabuk gel.

Ablam bunları aceleyle söyledikten sonra telefonumu kapatıp yola çıkıyorum. Hemen bir taksi çağırıp kendimi koltukların üzerinde buluveriyorum. Aklıma hiçbir şey yapmak gelmiyor. Yarım yamalak havalanına gitmesi gerektiğini söylüyorum şoföre. Giderken içim yanıyor, babamla annemin çalışmak için bizi Türkiye’de bıraktıkları beş sene hafızamda yankılanıyor. Amcam güçlü adamdır diyorum kendi kendime. Kendi kendimi teskin etmeliyim. Boşuna mı doktor oldum ben! Bu güne kadar sayısını hatırlamadığım ameliyata girdim, hem de en ağırlarına. Bir şey olmaz hem amcam güçlü adamdır.

Doktorlar eskisi gibi de değil işlerinde uzman olan, iyi eğitimli insanlar artık görev yapıyorlar. Allah kahretsin! Ne söylüyorum ben kendi kendime böyle. Söylediğim düpedüz yalan, doktor kendini kurtarmaktan aciz, kaldı ki amcamı nasıl kurtaracak. Geçen sene karaciğerden aldığımız hastaya n’olmuştu hani. Ailesine merak etmeyin bu riski çok düşük bir ameliyat demiştik de adamcağız gözlerimizin önünde boylayıvermişti öteki tarafı. Yalan dolan bunlar doktor nerde kurtarmış hastasını şimdiye kadar.

Hayır, hayır saçmalamamam lazım. Bir keresinde ağır iç kanaması olan hasta yürüyerek çıkmamış mıydı hastaneden. Demek ki doktor iyi olunca kurtarılabiliyor hasta. Yahu adam geldiğinde neredeyse ölmek üzereydi kaç defa kan nakledildi, personel etrafında pervane oldu adamın ve kurtarıldı bu kadar işte hepi topu ameliyat denilen şey. Üstüne üstlük adam epey yaşlıydı da.

Kendimi avutuyorum bu düşüncelerle resmen, olunca önüne geçemiyoruz işte. Çok kolay dediğimiz vakalarda bile ne kadar aciz kaldığımızı bilmiyormuş gibi konuşuyorum. Neyse aklımdaki bu uğultu beni uçağın koltuklarına kadar götürdü. Uyku bastırdı iyiden iyiye, uçağın sıcak koltukları, stres sırasında salgılanan hormonlar ve gelene kadarki iç sıkıntısı beni kıskıvrak yakalamış olcak ki uyuyorum.

Gözlerimi açıp sendeleyerek, etrafımda ne olup bittiğini anlamaya zaman kalmadan hastanedeyim. Herkes toplanmış; halam, annem, babam, ablam, hatta yeğenlerim bile kapıdalar.

Herkesten daha önce davranan halam:

-Oğlum, sen anlarsın bir bakıver nesi varmış Mustafa’nın, diyor.

Böyle durumlarda hasta yakınlarına söylediğimiz gibi herkesi sakinleştirme görevini kendi üzerime alıyorum ve yaklaşık yarım saat sonra akrabalarımla doktorun çıkmasını bekliyoruz. Orta yaşlı, şakaklarında kırçıl kıllar bulunan, gözlüklü bir adam ameliyathanelerin giriş kapısında beliriyor. Prosedürü bildiğim için bir an önce yanına yaklaşıp amcamın durumunu ve epikrizini soruyorum. Benim de doktor olduğumu anlayıp tüm detaylarıyla durumu anlatıyor. Doktorun tavırlarındaki rahatlıktan sadece alışkanlıktan ötürü bana da temkinli konuştuğu sonucunu çıkardım ya da çıkarmak işime geliyor.

Bir gün odanın dışında olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Odanın içinde kurtarılmaya çalışılan belki ama odanın dışında olacağım ne bileyim hala garip geliyor. Bir de içerde olanın amcam olması da cabası. Herkesi eve gönderip bekliyorum, gece sat üç gibi doktor gözüküp:

-İç kanaması durdu, isterseniz gelip kendi gözünüzle bir görün.

“Tamam” deyip yukarıya çıkıyorum, evet önlük, evet saçlarımı da kapatalım ki enfeksiyon bulaşmasın. Amcamla aramda yaklaşık onbeş metre var. Zar zor görüyorum adamcağızı. Solunum cihazına bağlamışlar. İçim bir garip oldu, yutkunamıyorum. Hayır yapamayacağım. Anlıyorum her şey iyiye gidiyor ama elimden bir şey gelmemesi duygusu bana çok yabancı.

Dışarı çıkıp boş boş dolaşıyorum. Sabah gelince herkese anlatırım gece olan biteni. Zaten sabah yedi gibi gelirler, onlar da uyuyamamışlardır.

Sabah tam da tahmin ettiğim gibi herkes kurulmuş saat gibi tam yedide bitiyor. Olanları anlattığımda gördüğüm halamın gözlerinin dolduğu. Gülüyor mu ağlıyor mu belli değil kadın. Ablam ufaklıkların gece boyu dua ettiklerini yatmalarını söylemesine rağmen dinlemediklerini anlatıyor. Saat onbir gibi yanımıza gelen doktor hastanın kendi kendine uyandığını anlatıyor.

Bi’ şey demesine fırsat vermeden:

-Tamam, ben su, dondurmayla bir de peçete getireceğim, bir iki saat sonra da çorba getiririm, diyorum ve yerimden fırlıyorum. Benimle birlikte gelen eniştem bana nerede dondurma bulabileceğimizi söylüyor. Ne de olsa kış mevsimindeyiz ve küçücük bir şehirdeyiz, istanbulda olsak hemen bulurdum ama iyi ki yanımda gelmiş. Alıp getirdiğimiz dondurmayı halam götürüyor yedirmek için. Çıkıp içerde yaptıklarını heyecanla anlatana bu kadın beni de heyecanlandıracak neredeyse.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.