Bir İnanç Sistemi Olarak Bilim

Aslında bilimin de bir inanç (ya da din) olduğu pek tartışma götürür bir membadan beslenmiyor. Fakat hala modernizmin dayattığı tek-doğruculuk ruhuyla bir mutlak-lık iddiası söz konusu. Halbuki bu “doğru”nun bir çokluk olduğu postmodernizm denen dalgayla bugün neredeyse hakim görüş konumuna yerleşti. Peki bilimi bunun neresine konumlandıracağız?

Hani şu ünlü Mustafa Kemal özdeyişi var ya, “En hakiki mürşid ilimdir.” diye. İşte o bir bilim felsefesidir. Yol gösteren bu mürşid’in ne olduğu tamamen sizin dünya görüşünüze, dolayısıyla ideolojinize bağlı. Ben de mesela en hakiki mürşidi, Burak Aksak’a selam çakarak, at olarak görebilirim. Aynı kıymette. Gelgelelim bu bilimin mürşitliği bir sorun teşkil ediyor. Bunu nereden anlıyoruz? Eh tabii ki klişe ama kadim bir yöntem olarak tarihten (geçmiş değil).

sigara sağlığa yararlıBu mürşidi takip edenler ve onun en doğru olduğunu kabul edenler bugünkü bilim insanlarının götüyle güldüğü iddialara 19. yüzyılın sonunda mutlak doğru olarak bakıyorlardı. Hatta çok ünlü bir örnek var ki çoğunuz duymuşsunuzdur. Sigaranın faydalı olduğunu, özellikle bu bizim Freud’un yeğeninin de kitleleri “tüketici hayvanlar” olarak görüp kapitalist şirketleri fişeklemesiyle, bu bilim dediğimiz iddialar bütününün önümüze sunduğunu biliyoruz. 1963 yılında, Los Angeleslı uzman cerrah Doktor Ian G.Macdonald şu sözü manidardır: “İnsanların büyük bir çoğunluğu için sigara içmek son derece yararlı ve sağlık açısından faydalı bir şeydir.” Yandaki resimde de Dr. Batty’nin astım sigarasını görüyoruz. Astım ve sigara! Şu videoda da Camel reklamının nasıl bilimsellikle desteklendiğini görebilirsiniz: Video için tıklayın

Bu sigara örneğine benzer olan, dün kabul edilip bugün ivedilikle çürütülen bu kadar kaypak bir “iddialar bütünü”ne nasıl sırtımızı yaslamalıyız? Bugün kesin doğru olarak kabul ettiğimiz ve her yerde ve zamanda ispatlandığının savlandığı bu çalışmaların 50 sene sonra bir saçmalıktan ötesi olmadığını anlarsak –ki muhtemelen öyle olacak- ne diyeceğiz? Sürekli bir değişim içerisinde olan bir çalışmalar bütünü olan bilim, nasıl bir mürşid olabilir? Düşünün ki okulda bir hocanız var, geliyor ve diyor ki çocuklar çikolata, koko ağacından yapılır. Ertesi gün gelip kararını değiştiriyor ve hayır, hayır, koko ağacına çok benzeyen bambudan yapılır. Sonraki gün gelip, bunu da çürütüyor ve bu “ilerlemeci” duruşu hep devam ediyor. Yeni doğrular buldukça kendisini tazelemesi çok büyük bir erdemdir muhakkak, ama ne kadar mürşittir bu hoca? Bilimin bundan çok mu farklı olduğunu sanıyorsunuz? Bunları geçelim. Bilim, medeniyeti sırtlayan mekanize bir çalışmalar bütünüdür ve kesinlikle sınırları zorlanmalı ve desteklenmelidir fakat bir amaç olarak değil, araç olarak.

Halbuki bugün, onun bir din haline gelmiş olduğu ve en ünlü örneklerinden evrimin kabulünün kişinin ilerici mi gerici mi olduğunun belirlenmesindeki bir önşart olduğunu özellikle üniversite okuyan arkadaşlar iyi bilir. Üniversite koridorlarında dolaşmak için bu önşartın kabulü elzem görülüyor. Aynı fizik disiplinini, aynı kuramları öğrenmiş olan bir hocanın bunu kabul etmemesi hakir görülebiliyor. Buna inanması bekleniyor. İnanmadığı için hep araya bir mesafe, bir uzaklık koyuluyor. Bir noktada, onların tarikatine giremiyor. Bu, Avrupa’da daha kati bir şekilde cereyan ediyor çünkü orada kilisenin tarihsel bilim karşıtı duruşu nedeniyle evrim bir alternatif dünya görüşü olarak imdada yetişmiş ve reformun akabinde sütunları yıkılan tüm bu din temelli sistemi yerle bir etmişti. Dolayısıyla, katı bir dikotomi var orada. İnançlardan birisini seçmek zorundasın. Bu, işin makro boyutu; bir de bizim bizzat karşılaştığımız olaylar var. Örneğin, görmediğimiz ve test etmediğimiz bir şeye inanmak zorunda bırakılıyoruz. Birilerinin yazmış olduğu ve kendilerinin görmüş olduğu şeyleri doğru kabul ediyoruz. Bize diyorlar ki, bu böyledir, bu alanda uzman olan şu kişi tarafından şöyle çalışmalar yapıldı. Tamam, deyip kabul ediyoruz. O önümüzdeki kelimelere ve formüllere inanıyoruz. Tek fark, amentü billahi demiyoruz da amentü bilfenni diyoruz. O bilim insanlarını bir noktada peygamber kabul ediyoruz. Bilimin dinselleşmesi de böyle oluyor.

Işık ve aydınlıkTabi ki din(ler)in de müminlerine sunduğu dogmaların olduğu bir gerçek. Çünkü din, bir inanç sistemi. Bu görülmeyene iman ile vaat edilenler var. Malum ki eğer herkes görseydi o zaman imanın bir gereği kalmazdı. Nitekim Furkan’da anlatılan Firavun kıssasına göre II. Ramses, perde kaldırıldığı için o son ölüm anında anlamıştı. Her şey ayan beyan gözüne görünmüş ve o da caymıştı ama kâr etmedi. Çünkü imanın gereğinin kalmadığı bir noktaydı o. Dolayısıyla dogma dediğimiz paket programların bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek gibi bir durum söz konusu değil, manavdan iki kilo armut, bir kilo elma almak gibi bir şey değil bu. Din felsefesinin ve Müslüman kelamcıların bazı abidik kubidik meselelerle ilgilenmeleri bu meseledeki soru işaretlerinden ileri geliyor. Aynı sorgulama hıristiyanlıkta da olduğu için birçok mezhep ortaya çıktı bildiğiniz gibi. Bu din ve mezheplerin sunmuş olduğu “doğru”ya içkin mistik düşünceler de çeşitlilik arz ediyor.

Mesela bilimsel bilginin bir “doğru”ya yaklaşımı konusunda sosyal bilimlerin de enteresan yaklaşımları olabilir. Bunu bir sosyal bilimci olarak söylüyorum. Şöyle ki, insanların “mucize”lerinden bahsedelim. Mesela, geleceği bildiğini iddia eden bir insanın söylediklerinin gerçekten hasıl olduğunu düşünün. Freudyan düşüncedekiler, belki Jungcılar da, bunun rüyalarla alakalı olduğunu iddia edeceklerdir (Dolayısıyla geçmişle, nasıl oluyorsa artık). Pozitif bilimlere göre zaten bu mümkün değildir. Fakat ortada gerçekleşen bir öngörü söz konusudur. Metafizik deyip onu ötelemek onun varlığını yok kılar mı? Şu anki bilim felsefesine göre, evet. Çünkü onun kurallarına göre gerçekleşmeyen her şey yok hükmündedir. Yahut şu örneği düşünün: Bir adam, 500 kişinin gözü önünde bir ölüyü diriltiyor. Buna hepsi şahit oluyor fakat bu, bilimsel olarak imkansız olduğu için ne denmeli? Bir şey denemez, göz ardı edilir. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra da mistik bir masal olarak kabul edilir. Ama o kadar şahit var? Hayır. Bilimsel değilse yoktur. Peki bu, bazı kuralları kabul etme konusunda kati durum ne manaya gelir: Dogma. Dolayısıyla bilimin bu dogmaları onu bir inanç sistemi yapar çünkü bir şeyin olmadığına/olmayacağına karşı bir iddia söz konusudur. Dinde ise bu olduğuna/olacağına şeklinde tezahür eder.

Mesela bir de çokça duyduğumuz “görünmeyen varlıkların musallatı” söz konusu. Bilimsel olarak epilepsi olarak görülen bu duruma mistik olarak cin çarpması/cin musallatı deniyor. Yahut, hemen herkesin başına gelen “karabasan”ın bilimsel olarak kas kasılması olarak açıklanması. Şimdi, x kişisi o kadar psikoloğa, psikiyatriste, nöroloğa başvuruyor ama bir sonuç alamıyor. Bu kişi gidip bu meselelere mistik bir çözüm sunan birisiyle iletişime geçiyor ve sorunu çözülüyor. Her mahallede, Etiler dahil, böyle vakalar duymuşsunuzdur. Bu durumda bilimin tutumu ne olur? Yok sayar. Çünkü onun yöntemlerine göre bir çözüm hasıl olmamıştır. Bu bir inançtır işte kelimenin tam manasıyla.

Son söz

kırmızı ve mavi hapBilim, kendi kurallar bütünü dışında hiçbir şeyi kabul etmeyen bir inanç sistemi olarak dinden çok da farklı bir yerde durmuyor. Hele ki Batı menşeli din-bilim savaşımı nedeniyle artık sadece bu inanç sistemlerinden sadece birisini kabul etmenin elzem olduğu dayatılıyor. Adeta tercih yapmak üzere kırmızı ve mavi hap uzatılıyor. Halbuki, bilimin bu mutlak doğruluk iddiası bir bilim felsefesinden öte bir şey değil. Asıl mesele gerçekten “mutlak” olan ve değişmeyen bir doğruyu yakalamakta. O ise yine bir inanç meselesi.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.