Bir Psikopatın Göndermediği Mektupları – 2

“Canımın içi, sultanım bitanem,

Niye bilmiyorum, sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum. Belki de benden bu kadar uzak olman yüzünden. Gerçi onu da bilmiyorum. Ama sen gittikten sonra Düsseldorf’a baktım internetten. 2.512 kilometre uzakta, Hollanda sınırında bir yermiş. Neden o kadar uzağa gittin ki? 4 saatlik uçuş mesafesindeymiş gerçi. Ne kadar yakın değil mi? Sen bana kaç saat uzaksın canım? İşte böyle, dönüp dolaşıp bunları düşünüyorum. Sonra sıkılıp, daralıp, kızarıp-bozarıp sokağa atıyorum kendimi. Av peşine düşüyorum kafa dağıtmak için. N’apayım başka?

boğaz vapuruNe yaptım yine? Kadıköy’den Beşiktaş’a geçmek üzere vapura bindim. İş çıkışı olduğu için epey kalabalıktı. Bakınıyorum, bakınıyorum yer yok. En sonu gözüme bir yer takıldı, ama kokananın birisi çantasını koymuş, sıska bacaklarını da üst üste atmış, deme keyfine. Ayakta dikilenler umrunda değil. Ulan yine benimkiler geldi, dayanamadım. Gittim, hiç rica mica etmeden çantasının üstüne oturdum. Kadın yerinden fırlayıp kalktı. Gören de canı yandı sanacak. Bi’ çığırıyor, bi çırpınıyor sorma. Ben de keyifle başka taraflara bakıyorum, ama çaktırmıyorum. Kadın bu sefer koluma dokundu, el işaretiyle kulağımı işaret ettim. Duymuyorum dedim. Bir kaldı ki sorma. Sonrası dalga. Altımı işaret etti, cüzdanımı çıkarttım falan. İşte tam o an, öyle güzel bir şey oldu ki planlasam olmaz. Ossurasım geldi. Biraz kıçımı oynatıp zaaart diye bir ossurdum ki ohh, içimin yağları eridi. Sonra kalktım, çantayı kadına uzattım. Kadın, almakla almamak arasında tereddüte düştü, ama kokana çantası, pahalı, aldı vallahi. Sonra kalkıp gitti. Def olsun moruk.

Neyse Beşiktaş’a geçtim. Evden çıkarken kumbarayı açıp bozukları almıştım, cebim dolu bozuk para. Gittim büfelerden birisine, şunları tamlasana, dedim. Bizde de çok var, dedi, almadı. Ulan biraz daha olsun, büfesin sen, dedim, sallamadı. Neyse başka birine daha uğradım, o da aynı. Hinlik bende değil mi, bu sefer iskelenin oradakine gittim, “50 TL bozuk var mı?” dedim. Hiç yüzüme bakmadan YOK dedi. Elimi attım, tüm bozukları çıkardım, mermere yığdım, “İyi o zaman, şunları bi’ tamlasana.” dedim. Kaldı öyle mudurnu tavuk gibi. Tamladı.

Sonra yürüye yürüye sizin kampüsün oraya çıktım. Sana ait tek mekan orasıydı ne yapayım? Orada bekledim bilmem kaç saat. Sigara yaktım, gelmeyecek ayak seslerini bekledim. Seni düşündüm. Hani ilk defa karşılaştığımız o günü. Senin yanında bir çocuk vardı, itoğlu, bense okuldan kaydımı aldırıyordum. Malum kovulmuştuk. Bana bir bakış bakmıştın ki yüreğime dokunmuştu. Orada mıh gibi çakılı kalmıştım da saatler boyu kalkamamıştım. Senin gidişini bile kaçırmıştım, o bakışın gerçekleştiği yerde, o anda kalakalmıştım. Şimdi de tam orada bekledim durdum. Fakat zaman bu, geçiyor sonuçta. Bir şeyler olur diye bekledim, ama hiçbir şey olmadı. Yatsı ezanı okundu, kalktım.

Kalktım döndüm, ama içimde bir şey kaldı goncagülüm, atamadığım.”

İlk mektup için tıklayın…

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.