Bir Psikopatın Göndermediği Mektupları – 1

Hava kıştan henüz kurtulamamıştı ama cemrenin düşmesiyle biraz sıcak yüzü görür olmuştuk. Arkadaşlarla Maltepe sahile inip çekirdek çitleyelim dedik. Epeydir görüşmemiştik. Kayalıklarda oturup eski günleri yad ettik. Kalkmaya yakın, akşam ezanı okunuyordu, kimsenin fark etmediği bir şey gözüme çalıŞişe mektupndı. 2.5 litrelik bir kola şişesi yatık bir şekilde su üstünde süzülüyor, kapağı ara sıra kayalara çarpıyor, “pat” diye ses çıkarıyordu. Buğulanmış şişenin içindeki kağıt parçalarını ayırt edebiliyordum. Çocukların yanından ayrılıp, kaymamak için özen göstererek aşağı indim ve şişeyi aldım. Gerçekten de içinde rulo halinde kağıt parçaları vardı. Çıkartmaya çalıştım, çıkmadı. Çocuklar da beni izliyordu. Ötede beride kesici bir şey aradım ve kırık bir bira şişesi buldum. Şişeyi kestim ve beni hayrete düşürecek olan o mektuplarla karşılaştım. Önce içimden okudum. Şaşırdım, güldüm, üzüldüm. Bizimkiler merak edince -birazdan yazacak olduğum mektubu- onlara da okudum. Hepsi pürdikkat etrafımda toplandı, sanki bir hazine bulmuş gibi onlara da vermemi istediler. “Hayır” dedim, ama hepsini yazarım, siz de okursunuz. Bu yazı dizisinin amacı da bu. O şişenin içinde bulduğum mektupları peyderpey yayınlayacağım. Şimdi, aradan çekiliyorum ve sözü meçhul kişiye bırakıyorum.

 

“Gözümün nuru, ay yüzlü cananım,

Bugünlerde yine bildiğin gibiyim işte. Sen gittikten sonra zaten hayatımda pek bir şey değişmedi. Okuyorum devamlı, sıkılınca da sokağa çıkıyorum ve av peşine düşüyorum. Dün Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını bitirdim. Şu Raskolnikov yaman adammış, ama biraz da pısırıkmış. Ne lan öyle, yataklara düşmeler falan. Ama yine de sevdim. Biraz bana benziyor herhalde. Neyse. Şimdilik sana anlatabileceğim üç olay geçti başımdan. İlki geçen Salı günü, bakkala sigara almaya gittiğimde oldu. Ergen veledin birisi annesinin sözünü dinlemiyordu. Yok şundan isterim, yok bundan isterim. İnternete gidecekmiş, parasını versinmiş. Kadın da mülayim, ses etmiyor. “Tamam yavrum” diyor, olay çıksın istemiyor hicabından. Ulan bir durdum, iki durdum, dayanamadım. Melek gibi kadının yanında başa bela bir piç kurusu. Nasıl dellenirim biliyorsun. Bunlar bakkaldan çıkar çıkmaz dışarı çıktım, çocuğu sırtından kavradığım gibi havaya kaldırıp yere çaldım. Bir çığlık kopardı. Dizimle karnına bastırıp tokatlamaya başladım. Kadıncağızın ise yüreği dayanmadı, atılıp bana vurmaya, etraftan yardım istemeye çalıştı. Ben durmadım, çocuğun ağzını burnunu kırdım. “Ulan bir daha bu kadının sözünden çık, gelir senin kalbini sökerim itin dölü.” dedim. Kadın, benden duydukları karşısında biraz şaşırdı, yandan görebiliyordum ama yine de sırtıma vuruyor, çocuğu bırakmamı istiyor, “Polis yok mu!” diye bağırıyordu. Ana yüreği işte. Neyse, çocuk yeminler ederek bir daha yapmayacağını söyledi. Ben de biraz yoruldum ve bıraktım. O ara mahalleli de gelip beni ayırdı. Kadın, hâlâ “Cani, katil” diye yüzüme bağırıyordu. Bizim bakkal, kadının kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Kadın biraz şaşırdı, sakinledi. Herhalde benim deli raporundan bahsetti. Gözünü sevdiğimin raporu, her zaman imdada yetişiyor.

Çarşamba günü de. Yok yok, Çarşamba değil, Perşembe’ydi çünkü pazar vardı. Adamın birisini bizim sedirbayırının orada gördüm. Yere tükürdü. Altın sarısı balgam. İtoğlu. Midem bulandı. Koştum arkasından, kavradığım gibi tükürdüğü yere getirdim. “Yala lan” dedim, yüzüme baktı mal gibi. Sonra bir diklenir gibi oldu, eklem yerlerine tekmeyi geçirdiğim gibi diz çöktürdüm. Sonra baktı ki dişliyim, yanlışlıkla oldu falan ayağına yattı. Yer miyim? “Yalayacaksın lan” dedim. İstemedi, yumruğu patlattım suratında. Elini kaldıracak oldu, bir kez daha patlattım. Direndi. Başını tuttuğum gibi tükürdüğü yere eğdim, ağzı burnu balgam oldu. Yalattım. Yerde gram kalmayıncaya kadar başını bir öne bir geriye sürdüm. Sonra baktım yer temizlendi, bir tekme sallayıp devirdim. Sonra da yürüdüm eve geldim.

En güzeli dün oldu. Köpeklerini dövüştüren mahalle çocukları bizim parkta buluşmuşlar. Ben de yandan geçiyordum, tesadüfen gördüm. Lise tayfası etrafta kümelenmiş, heyecanla bekliyor. İki köpek de birbirine saldıracak pozisyonda bekletiliyor. Sahiplerinin ellerindeki ipler gergin. Koştum yanlarına gittim. “N’apıyonuz lan şerefsizler!” dedim, mırın kırın ettiler. İki köpeği de ellerinden alıp götürüp ağaca bağladım. Durduracak oldular, elimi kaldırdım, ürktüler. Geri gelince “Kavga edin lan!” dedim. Ne demek istediğimi anlamadılar herhalde. “Köpeklerin sahibi değil misiniz lan, ikiniz kavga edeceksiniz.” dedim. Cebimdeki bıçağı çıkardım, “Kavga etmezseniz önce köpeklerinizi, sonra sizi biçerim.” dedim, sonra da çelimsiz olan çocuğu ötekinin üstüne ittim. Zaten dünden razılarmış, birbirlerine girdiler. Kenara geçip biraz izledim. Yorulana kadar kavga ettiler, ağızları-burunları kan revan içinde kaldı. Hiç ses etmeden yanlarından ayrıldım.

Yaa böyle geçti bu haftam. Keşke sen de gitmemiş olsaydın da bana kızsaydın bunları yapıyorum diye. Bir de unutmadan şu Düsseldorf  çok mu uzak?”

İkinci mektup için tıklayın…

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.