Dilenciler Şerefsiz Midir?

Bu yazıdaki hedef kitlem büyükşehirlerdeki insancıklar. Konumuz da dilenciler. Hiç ummadığınız bir yerde karşınıza çıkan insanlardan bahsediyorum. Okula giderken akbil bastığınız yerin hemen gerisinde, liseden arkadaşlarınızla senede bir toplandığınız gün kafenin çıkışında, yürüdüğünüz yol kenarında… Her yerde. Zaten görünce tanıyacaksınız.

Kucağında bebeğiyle el açan kadın: Bu tip, genellikle sahtekardır. Hatta geçenlerde o çocukların uyumasının sebebinin merhametli anneleri tarafından “uyutulmaları” olduğu yönünde bir haber dolanıyordu sosyal medyada. O kadına yardım etmek için iş önerdiğinde asla yanaşmayabilir. Hatta arkanızdan bir kaç kişi yaklaşıp “Uza hemşerim” diye bıçak dürtebilir, benden söylemesi. Arkasında sağlam çete vardır, deşerler adamı.

Çıplak ayak duran dinç adam: Bu karakterimiz hayvan gibidir. Çalışmaya da gücü yeter. Bi’ oturuşta yarım öküz götürecek iştahları da enerjileri de vardır. Kambur oturmaları falan ajitasyondan başka bir şey değildir. Köşedeki çalılıklara sakladığı ayakkabısını giyse aynı şekilde yaklaşmazsınız ki ona. Titreyecek ki kader kurbanı olduğunu anlayasınız.

Aç olan yiğido genç: Bunların tamamı neredeyse dalaverecidir. Hiçbir zaman doymazlar çünkü. Çoğu kişi onlarla beraber bir dükkana girip onun karnını doyurmaya vakit ayırmak istemediği için yardım etmek isteyen kişi parayı verip uzaklaşır. Çakallar bunu bildikleri için geleneksel dilenme yöntemlerinin dışında açlık üzerinden piyon sürerler. Eğer adam tutar da bir  yere götürürse ısmarladıklarıyla adamı pişman ederler.

DilenciŞişhane’de bir gün durakta çocuk benden para istemişti. Baktım, harbi ihtiyacı olan birisine benziyor. İstediğini alınca sevinçle uzaklaştı. Otobüs gelmedi baya bir zaman, durakta bekliyorum. Yarım saat olmadı ki çocuk aynı istikametten yine geldi, tur atmış. Aynı sözcüklerle aç olduğunu söyledi. “Lan yine mi sen” diyerek gülünce çocuk beni tanıdı ve kahkaha attı. Sonra gülerek uzaklaştı. Ben de enayi yerine koyulan dümbelek olarak onun sofra muhabbetlerine bir malzeme oldum böylece.

Kapınızı tıklatan çocuklu kadın: Apartmandaki daireleri tek tek dolaşan bu tip muhtemelen ihtiyacından fazlasını toplasa da işe devam eder. Sıcak paradır çünkü. Çocuk da bir metadan ötesi değildir. Bizim mahalledeki metruk arsada bir “çingene” görmüştüm. Bağdaş kurup oturmuş, eteğine serdiği tomarla parayı sayıyordu. Aklımdan çıkmıyor o sahne. Vicdanımın cellatlarından birisidir.

Cuma çıkışı müdavimleri: Eğer caminin bulunduğu yer yol-geçen-hanı değilse bu tipler değişmez. Hep aynı kişilerdir. Hep aynı kıyafetler, hep aynı sözcükler duyulur. Eğer küçük bir cami ise muhtemelen ihtiyacı olan kişilerdir. Yok Yeni Camii, Sultanahmet gibi bol para getiren bir yerse üçkağıtçı olma ihtimali yüksek olan tiptir.

Hasta kızıyla dilenen kadın: Vapurlarda görülürler. Elinde bir rapor vardır ve çoğunlukla çocukları lösemi hastasıdır. Dolayısıyla saçları yoktur ve ağızlarında bant vardır. Genellikle sahtekar değiller gibime geliyor. Kadınların yüzünde çaresizliği okuyorum, bilmiyorum. Çok da yaygın olmadıkları için gerçekten ihtiyaç sahibi kişiler muhtemelen.

Selpak satan yaşlı kadın: Ben bu insanların da gerçekten ihtiyaç sahibi olduğunu düşünüyorum. Hepsi kesinlikle değil fakat bazılarının yüzündeki ezilmişlikten gerçekten ezilmiş olduklarını hissediyorsunuz. Dilencilik değil de elinden geldiğince bir şey satmak istedikleri için (her ne kadar sembolik de olsa) +1 ile aralarında sıyrılırlar.

Selpak satan çocuk: Bu çocuklar muhtemelen ya şerefsiz bir baba ya da patron tarafından çalıştırılan zavallılar. Günlük 20-30 TL –artık para bekleyenin insafı ne kadarsa- toplamadan eve giderse çok feci dayaklar yer. Gece 11 gibi Üsküdar’da gördüğüm bir çocuk, muayyen miktarı toplamak zorunda olduğundan bahsetmişti. Bilemiyorum, vermeli mi vermemeli mi.

Yolda kalanlar: Bu tip hiçbir zaman memleketine dönecek parayı bulamaz. Güya parası yoktur ve memlekete dönmek için otobüs bileti almak istemektedir. Hatta gidince size geri gönderecektir. Bunlar hikaye. Taş çatlasa aralarında %5i doğru söylüyordur.

 

Netice-i kelam

Tasnif ettik, peki bu yazının amacı ne. Öncelikle bana göre ihtiyacı olan kişi evinden çıkmaya utanan, el uzattığında ezber cümleleri sıralamayan, ar damarı çatlamamış kişidir. Muhtemelen siz onları görmezsiniz bile. Onların varlığı bunca sahtekarın karın doyurmasını sağlıyor ya. Siz yine de birisi yüreğinizi titretirse ona para verin. Aldatılmış olun, nedir yani. 1 tl verdiniz diye fakirlemezsiniz. Bu sahtekar it oğlu itler yüzünden sadaka kültüründen uzaklaştık malum. Hiç olmazsa 1/10’u tutar da vaktin zekatının birazcığını vermiş oluruz.

İki mikro öykü:

1)     Arkadaşımla okuldan eve gidiyoruz. Köprü üstünde bir dilenci kadın, bir şeyler de satıyor. Bizim eleman da hin. Dedi ki, dur bak şimdi, izle. Gitti, kadından para istedi. Yol param yok, dedi. Kadın, al yavrum, dedi düşünmeden. İşte o kadın ihtiyaç sahibidir gerçekten. Bilir. Hisseder yokluğu.

2)     Babam, İstanbul’a ilk geldiğinde gördüğü bir sahneyi hiç unutamıyormuş. Duyduğumdan beri ben de unutamıyorum ve kalbime bir hüzün çöküyor (Evet, benim gibi odun adamlar da hisleniyor).

Yeni Cami civarında yine dilenciler var. Satıcılar, turistler cümbüş. Beyaz takım elbiseli bir garip adam da camiye sırtını vermiş, ceketini çıkartmış, kimseciklerin duyamayacağı bir ses tonuyla, başı önde “Satılık ceket” diye fısıldıyormuş.

O beyaz ceketli adamı belki bulamayız ama o adamın çocukları hala aramızda. Burada ise mesele görmekten ziyade hissetmekte. Hepsi sahtekar deyip kolayına mı kaçacağız yoksa kendi sınırlarımızı mı yırtacağız. İnanın en ufak bir fikrim yok. Bu postmodern çağın kirli çocuklarıyız, nasıl bilebilirim ki?

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.