Toplu Taşıma Öyküleri 8 – İstanbul Yabancısı

Son finalimi vermişim, Beşiktaş-Kadıköy vapurunda çayımı yudumluyorum. Öyle bir rahatlık. Dönemi atlatmış, tatile kavuşmuşum, ötesi var mı? Şimdi sonsuza uzanan yapılacaklar listesine geçme vakti. Kitaplar okuyacak, ertelediğim diziler ile filmleri izleyecek, yan gelip yatacaktım.

Kadıköy iskelesi. Acelesi olanlar iskele verilmeden keçi gibi sıçrayıp iniyor. İstanbul, acelesi olanların şehri. Benim acelem yoktu, usulca indim. Yavaş yavaş, yeniden doğuyormuş gibi, huzurla. Şaka şaka, o kadar romantik bir durum yoktu ortada, ama rahattım. Duraklara doğru yöneldim.

Saat 17.00 civarı. Yine sıra var, malum iş çıkışıydı, ama bu bile bana rahatsızlık vermedi. Geçtim 21K sırasına, bekleyedurdum. Önümde yaklaşık otuz kişi var, otobüste otuz altı koltuk. Kıl payı otururdum.

İki ön sıramda muhabbetini herkese duyurmak istediği için yüksek sesle konuşan hippi genç, hemen önündeki kendi yaşlarındaki genç bir kıza, “Baksana, bu Optimum’dan geçer mi?” diye sordu. Sesinde alaycı bir ton vardı. Kız da biraz rahatsız olarak, “Geçer” dedi. Çocuğun tipinden mi, laubali ses tonundan mı rahatsız oldu bilmiyorum.

Kalkış vaktini beş dakika geçmesine rağmen şoför hala ortalıkta yoktu. Görevlilerden biri, araç seyis başıydı galiba, otobüsün yanına geldi ve bir iki tur attıktan sonra ötelerde bir yere koşturdu. Bizim olması kuvvetle muhtemel olan şoför iki üç dakika sonra sallana sallana geldi. Birkaç kişi şoförü tersledi.

Birisi saatini göstererek, “Nerdesin kardeşim, yarım saattir bekliyoruz” dedi.

“Geldik. Patlamadın ya!” diye yanıtladı şoför öfkeyle.

“Şikayet edicem sizi” dedi, terslenen adam.

Şoförün suratında “siktir lan” küfrünün tecessüm ettiğini hissettim. Otobüsün yan tarafındaki bir yeri açarak kolu çevirdi. İhtiyar kapı homurdanarak açıldı. Kuyruk yavaş yavaş erimeye başladı ve nihayet sıra bana geldi.

O ara bizim hippi, şoföre aynı laçka ses tonuyla sordu:

“Abi Optimum’a gitcektik biz”

“Bana ne lan! Nereye giderseniz gidin!”

Şoför herkese ters gidiyordu. Gülmekten kendimi alamadım. Birkaç kişi daha güldü. Çocuğun yüz tonunu göremedim, ama armut gibi kaldığı kesindi. Öndeki koltukta oturanlardan birisi, “Gider gider” dedi. Çocuklar da bunun üzerine arkaya doğru ilerledi. Geçerken göz ucuyla şoföre baktım. Kendi kendine konuşuyordu. Huyum kurusun, hemen öykü devşirmeye çalıştım.

“Şoförün bugünlerde epey sıkıntısı var. Karısı ev alalım diye tutturmuş, adam kredi çekmek istemiyor. Birikmiş para da yok. Büyük abisi memleketteki babadan kalma dükkanın üzerine çöktüğü için kâr etmiyoruz diye para yollamıyor. Bundan dolayı da karısıyla sürekli tartışıyorlar çünkü eltisi har vurup harman savururken onlar meteliğe kurşun atıyor. Her akşam dır dır. Evden kaçıp işe geliyor, burada da binbir çeşit yolcu lakırdısı. Üstüne üstlük amirleriyle de devamlı atışıyor. Diğerlerinden çok çalıştığını söylüyor. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyor. Tam bunları tartışırken karısı arıyor ve yine onun sinirini bozacak şeyler söylüyor. Adam patlıyor. Karısı da altta kalmıyor. Hiç gelmemesini, gidip kahvede arkadaşlarıyla kalmasını söylüyor. Telefonu kapatıyor. Durduk yere kucağında kriz buluyor. İyice köpüren otobüs şoförü tam sinirini amirden çıkaracakken seyis yanına geliyor/”

Öykümü kesmek zorunda kaldım. Önümde gerçekleşen olay daha ilginçti. Hikaye geliyorum diyordu. Şoför hikayesi biraz nadasta kalabilirdi.

Kırklı yaşlarda, valizli bir adam, yanlış hatırlamıyorsam üçüncü kez şoföre gideceği yere varıp varmadığını soruyordu. İstanbullu olmadığı şivesinden belliydi. Şoför de bir şeyler diyor, ama ne dediğini uzaktan tam duyamıyordum. Adam, orta tarafta boşluk olmasına rağmen şoförün yanından ayrılmıyor, yeni binen yolcular adamın valizinin üzerinden atlayıp geçmek zorunda kalıyordu. En sonunda şoförün dediklerinden birini yakaladım.

“Kardeşim sen geç arkaya, ben sana söylerim gelince”

Şoför nazik adammış aslında. Dur bunu da ekleyeyim.

Neyse sonra yaparım.

Yabancı hiç oralı olmadı. Tamam anlamında başını sallıyor, ama arkaya santim ilerlemiyordu. Ha geldi ha gelecek olan fırtına hiç patlamadı. İyisi mi ben öyküye devam edeyim, dedim.

“Arkadaşıyla tartıştıktan sonra sinirlenerek otobüsüne yönelir. Birkaç yolcunun saçma sorularına patladıktan sonra yola koyulur. Öfkesi tazedir. Karısına mı amirine mi kızdığı belli değildir. Aklına nedense annesinin o çocukken yaptığı börek gelir. Bu arada yolcuların bitmek tükenmek bilmeyen sorularını yanıtlar. Her gelen sorunun ardından otobüsü durdurup soran kişiyi bir güzel dövmek ister, ama ya sabır çeker”

Adamın nazik özelliğini gösterecektim, konu nerelere geldi. Zaten fiil zamanları da karışmış. Aklım neredeyse.

“Şoför bey arka kapı!” diye bağırdı birisi. Öykü katili bunlar. Şoför gaza yüklenmişti bile. Güzelll. Olsun, İstanbul’un hikayesi daha çok. Birkaç kişi daha bağırdı: “Arka kapı!” Şoför hiç oralı olmadı, bastı gitti. Gizlice fısır fısır sitem eden mi dersin, alenen bağıran mı dersin. Homurdanma gırla gidiyor.

Öykü devam ediyor. Son gelişen olayları da ekleyeyim madem.

“Şoför öfkeden kuduruyor. Birini patlayacak ama nasıl. Bi’ de gece vardiyasında. Aynı yolu geri gelip bir daha tekrar edecek. Son seferden sonra da eve gitse bir dert, gitmese başka. Koltuk takımını da bok alırmış. Hatta onu arayıp hemen/”

Olaylar başka bir boyuta ulaştı, bizim öykü çöp oldu. Şoför Kozyatağı’nda durdu ve kapıyı açıp aşağıya indi. Onun yerine başka bir şoför bindi. Bunu beklemiyordum. Biraz da moralim bozuldu. Ta ki bizim telaşlı İstanbul yabancısının yeni şoföre soru sorduğunu duyana kadar.

“Gardaşım, Kurfalı’ya gidecem”

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın