Muhafazakarlar neden pısırıktır?

Bir fikri savunmak, bir “doğru”ya inanmak ile onu göstermek arasında Hicaz’dan Yemen’e kadar fark var. Türkiye’de muhafazakar camiada bu akide-temsiliyet çatışması daha bir görünür halde. Belki son yıllarda azıcık kırılsa da aynı tas aynı hamam devam. Sözgelimi ben solcu veya marksist kardeşçiklerimizin bu konuda daha cesur olduklarını biliyorum. Milliyetçiler de aslında aynı kategoride. Fakat benim bu yazıda “muhafazakar”dan kastımın dindar veya dindarımsılar olduğunu belirtir ve eksiklik yahut korku olarak gördüğümün bu grup için geçerli bir tespit olduğu beyan ederim. Şimdi bana göre pısırıklık, size göre takiyye (ya da her ne zıkkımsa) olan bu durumun nedenlerini kendi çapımda anlatmaya çalışayım. Bu dediklerimin hepsine bizzat şahit olduğum için kıçımdan attığımı da düşünmemenizi özellikle rica ediyorum. Ya da ne düşünürseniz düşünün.

Pısırık KediEfenim, muhafazakar adamın içe kapanıklığı (ve pısırıklığı) Ahmet Haşim’den ileri gelmez. Bu –neredeyse- tamamen çevresel nedenlerden kaynaklanır, kimse böyle bir hasletle doğmamış ve doğurulmamıştır. Artık o eski mahalleler olmasa da hala uslu durmayı öven aile ve akrabalarımız mevcut. Aman saygısızlık yapma, yerli yersiz konuşma, ona buna sataşma gibi –aslında yerinde olan düsturları belletmeye çalışırken- bir yandan da özgüven baltalayıcı olan bir çekingenliği pompalarlar zihinlere. Orta direk bu konuda en çok sıkıntı çeken zümre herhalde. Malum, şımarık muhafazakarları –özellikle biraz para görmüş burjuvayı- biliyoruz. “Akıllı-uslu olma” hali beyninin tüm kıvrımlarına işlemiş kişi konuşması gerekirken de susmayı uslu olmak olarak görünce iş biraz değişiyor ki yapılan da tam olarak bu. “… susan dilsiz şeytandır” var ya, işte en çok bu grup için geçerli o. Tamam, tabi ki karakterle de alakalı bir durum fakat çevrenin etkisi çok daha fazla. Netice itibarıyla, sınıfında-ofisinde, dini aleyhinde kelimeler raks etse de susulmalıdır çünkü uslu olmak ve susmak erdemdir. Aferin onlara.

Eee, bir diğeri de aslında bir makro neden. Kanaat önderi olarak gördüğü zatları asmış, fikrini şekillendiren kitabı gericilik unsuru olarak kayda almış bir devletin korku mirasını taşımak kolay değil. Geçmişten aldığı bu her şeyi aman gizli yapalım düşüncesi bugün hala kırılamayan bir durum. Takiyyeli yaşam sırat-ı müstakim olarak görüldüğü ve Peygamberin ilk yıllarına nazire yaparcasına bunu devam ettirmek niyeti susulmasının en baba nedenlerinden. Nerede olursa olsun bu fark etmeyebiliyor. Diyelim ki bir cemaate mensupsunuz yahut bir alime boyun eğmişsiniz ve bulunduğunuz ortamda sizin o grupla beraber savunduğunuz düşüncenin aleyhine eleştiriler yöneltilse, hatta küfürler edilse de suspus olup onu dinlemek alışıldık durumlardır. El ile düzeltmeyi geçin, dil ile tashih dahi çoğunlukla (yüzde 95 gibi bir oran, anket tuttum, oradan biliyorum) yapılmaz, hatta ben neredeyse hiç görmedim. Futbol takımını aslanlar gibi savunma yetisine sahip o şahs-ı meçhul orada armut gibi oturur da kalp ile buğz ede ede bitiremez. Çünkü ağzını açsa mürteci yaftası yeme korkusu vardır. Evvelden de olmuştur, şahitleri vardır. Uluorta konuşmamalıdır. Yarın bir gün fişine çekerlerdir. Zaten fişlenme de öyle çıkmıştır ya. Kendi inandığıyla dalga geçen adamın yanında durur, güzelce dediklerini dinler (nadiren orayı terk eder) sonra da mutlu mutlu evine döner. He yok dönmez, bunu önce kendi gibi düşünen diğer muhafazakar arkadaşlarına da anlatır, sonra beraber buğz ederler. Buğz, buğz, buğz. Oralarda da aslan kesilebilirler ama, şaşırmamak lazım.

Bir diğeri de aslında demin bahsettiğimle ilintili. Desinlercilik. Etraftan kabul görmek için kendi gibi düşünenlere yöneltilen eleştirilere kulak tıkar, sanki o da öyle düşünüyormuş gibi bir hallere girer. Bu daha çok liberal çevrelerde cereyan eder. Aslında Türkiye’nin bugünkü hali aşağı yukarı böyle. Çoğu vatandaşın artık şehirlerde yaşadığını biliyoruz. Sosyal’in oluşumu da bu şehirlerde üstyapıyla ve çevreyle kurulan ilişki neticesinde meydana geliyor. Beklenen duruma göre hareket etme ve yorumda bulunma ise bahsedilen “sosyal” dairesine kabul görmek için “birey”lerce elzem görülüyor. Sözgelimi, eşcinsellik, erkek-kadın eşitliği vb. meselelerde İslam’ın duruşu bilindiği halde liberal mülahazalar ne yöndeyse doğru da o olabiliyor. Bir topluluk içinde herkes gibi olmak gerekir çünkü diğer türlü evvelden bahsettiğimiz yaftalanma korkusu ile huşu içindeki kalpler daralır. “Guraba”dan olmamalıdır yani. Eh tabi bu, tersten okursak, münafıklık’ın kelime karşılığı. Hemen hoplamayın, onu çağrıştırıyor sadece. Hele bir de “demesinlercilik” var ki o daha kötü. Dini bir grupla iletişim, faaliyete katılım, etkinlikte aktif olma, en basitinden camiye girme konusunda pısırık bir hal var. Aman ismi kirlenmesin, muhafazakarlarla ve dindarlıkla birarada yad edilmesin diye tanımlayamadığım büyük bir korku var. Tövbe haşa, bazıları Allah’tan o kadar korksa daha farklı bir hayatı olurdu muhakkak. Arkadaşlarıyla çay içerken kırtasiyeden bir şey alması gerektiğinde rahatlıkla “İki dk kırtasiyeye gidip-geliyorum.” diyebilen ağız, namaz kılması gerekince “Küçük bir işim var.” diye camiye gidiyor. Çünkü camiye gittiği bilinmemeli. Bilinse de söylenmemeli. Ayıptır, günahtır. Hayır, demek istediğim ibadetin göze sokulmasından ziyade gayet hayatın bir parçası olduğunun gösterilmesi konusundaki çekingen tavır. Zaten o zaman gösterme değil, görülme olur. Ki o da bizim çevrelerde pek görülmez.

Hud 109’da “O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.”der. Konuyla bağlamak için yorum dahi yapmıyorum, anlayan anlasın. Ben bizim nesilden ümitli değilim, ama hiç değilse çocuklarımızı –her ne boka inanacaklarsa artık- daha cesur yetiştirmeyi bir vazife addetmemiz gerektiğini düşünür ve kafama sıkar giderim.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.