Münferit Vakalar Tefrikası 1

“Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. ‘Ne zaman’ demişti, ‘birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!'”. İnsanın bu tip baba öğütlerini anlaması ancak bazı olaylarla karşılaştıktan sonra oluyor. Tecrübe etmek sözün idrak edilmesinin ön-şartıydı belli ki. O zaman söze ne gerek vardı gerçi? Neyse.

Şubat zemherisinde daÜsküdar Salacak Sahil Kayalıklarhî Harem’den Üsküdar’a uzanan o sahil şeridini kıta sahanlığı belirlemiş birisi vardı. Sanki beraber doğmuş olduğu haki paltosu ve yaz-kış giydiği botları ile bir o yana bir bu yana dört dönerdi. Ya Kız Kulesi’nin karşısında bir yerlerde, Salacak’ta yahut terminalde, bir otobüs yamacında karşınıza çıkardı. Saçı sakalı birbirine karışmış olmasına rağmen dik bir duruşu vardı. Alışılagelen “deli” tiplemesine uymayacak bir diksiyonu vardı, ama onun konuşması için önce sizi tanıması, sonra da kabul etmesi gerekirdi. Aksi takdirde ağzını parçalasanız iki kelam etmez, yolda yalpalaya yalpalaya, botları gacır-gucur ede ede kaybolur yiterdi. Daha doğrusu çekip giderdi.

Aklını yitirenler meczuplarda görülen savrulmuşluk hali onda yoktu. Kayalıklarda oturup, arkasından geçen binlerce insana sırtını dönerek denize bakıp durduğu günlere şahit olmuştum. Onun farklı olduğunu anlamam bu günlerden birisine denk gelir.

Onda ne dilencilerin ruhuna sinen acındırma durumu ne de mecnunlardaki neyapacağıbelliolmaz duruş vardı. Evsizlerin tekinsizliği de yoktu. Farklı olduğunu hissettiriyordu. Fakat yanına herkesi kabul etmediği için bunu anlamak zordu, hele benim gibi saplantı haline getirmediğiniz zaman ötesini de görmek güçtü.

Böyle günlerden birisinde -yelkenleri yakıp- işten sırf onu takip edebilmek için izin aldım. Takip değil de, tam olarak kimdir-nedir diye anlamak istedim. Dışarısı buz gibiydi, insanın hemen yaptığı eylemi sorgulayıp dönesi geliyordu, ama onu bulmam zor olmadı. Kafelerin girişinde bir bankta oturuyor, bacak bacak üstüne atmış, gelen geçeni seyreyliyordu. Gittim, hemen yanına oturdum. Konuşmaya bahane bulmam gerekiyordu. Birkaç giriş cümlesi attım ortaya, hiç oralı olmadı. Sonra da usulca kalkıp ötelere doğru gitti. İkinci, üçüncü denemem de başarısız oldu. Fakat üçüncüsünde en azından yüzüme dönüp bakmıştı.

İlk denememden tam bir ay sonra, Mart ayının karaktersiz havalarından birisinde onu yine kayalıklarda buldum. Otobüs şoförüne beni indirmesini söyledim, ama durağa gelene kadar indirmedi. İndikten sonra duraktan dura koşa onun olduğu yere geldim. Gelirken de neden işe gitmediğim konusunda müdüre hangi bahaneleri sunacağımı düşündüm.

Hala aynı yerdeydi. Yine sırtını insanlara dönmüş, denizden yana bakıyor, kim bilir neyi düşünüyordu. Gittim ve yanındaki kayaya oturdum. Dönüp baktı. Kırgın gözleriyle gülümsedi yahut öyle yaptığını sandım. Ne demem gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu ama onun kim olduğunu öğrenmek için çok kışkırtıcı bir merak duyuyordum.

“Neden buradasın? Ne yapıyorsun tam olarak? Kimsin sen?” demek isterken, yalnızca “N’aber?” diyebildim. Dalga geçerek hıhh çekti. Sadece bir hıhh. Dalgalar kayalarda patladı. Sanki tüm hayatımı, boş çabalarımı, gereksiz uğraşlarımı küçümsermişçesine. Babamın ben toyluk yaptığımda dediği gibi: hıhh.

Devamı…

2. Münferit Vakalar Tefrikası 2 – Korkut Üneli
3. Münferit Vakalar Tefrikası 3 – Yakup Öztürk

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.