Tekin Ahmet’in Entel Tarihçisi

Bu yazıda, Tekin Ahmet’in sitede yazmış olduğu ilk metnin eleştirisi yapılacak. Eleştiriye geçmeden evvel kısa bir karne çıkarmak gerekirse, yazarın toplamda 11 yazı yazmış olduğunu görüyoruz. Bunların 4’ü öykü, kalanı deneme. Tekin Ahmet belli ki ekseriyetle içini açıkça dökmekten hoşlanıyor. Ele alacağım metin de bunlardan birisi olacak.

Yazarın 2 Mart 2014 tarihli “Tarihçi Entelektüel Olmalı Mıdır?” yazısı temel olarak başlığın açıklamasından oluşuyor. Ahmet’in belli ki o dönemlerde tarihyazıcılığı konusunda içi pek doluydu. Sorulan soru esasında retorik yahut “biz”den tanımlamayla takriri soru. Bu nedenle aslında soru işareti yanlış olmuş. Bunun dışında, ben olsam muhtemelen argo kullanırdım. Eleştiri getirilecek pasajları paylaşarak yazımıza öyle devam edelim.

“tarihçi entelektüel olmalıdır, olmak zorundadır. İnsanın, toplumun geçmişini araştıran tarihçinin sadece tarihin sınırlarında gezmesi ve ezbere birkaç metot dışında bir şey uygulamaması ve üretmemesi söz konusu olamaz. İnsan hayatını derinden etkileyen bilim, teknoloji ve felsefe alanına giren tüm gelişmeleri ve bunların insan üzerindeki iz düşümünü bilmek, hayal gücünü kullanarak çok boyutlu bir geçmiş tahayyülü ortaya koymak için tarihçi entelektüel olmalıdır”

İlk bakışta herkesin hak verebileceği bu ibareler aslında içinde müphem bir sorun barındırıyor. Evvela bu çok idealistçe bir çıkış. Benim bu soru olmayan soruya yanıtım “Neden?” olurdu. Essahtan bir soru olarak. “Olmak zorunda mı?” Öyle ya, bunun gerekli ve zorunlu olup olmadığı bir tartışma konusu. Gerçi yazar bir noktada ahlak felsefesinin temel prensiplerinden olan “-malı”ya başvuruyor ve baştan eleştirileri tıkıyor gibi ama bu bizi durduracak değil.

Tarihçinin entelektüelliği tartışması çok su götüreceği için ister istemez sübjektif alanda top koşturmak lazım. Geçen yıl, Abdülkadir Özcan hocama transkripsiyon tezlerinin aslında tarihçilik olmadığını söylediğimde güzel bir yanıt vermişti: “Birileri de bunları yapacak ki üzerinde konuşabilelim.” Düşündükçe daha çok hak veriyorum. Bu hem alan için daha gerekli hem de insan tabiatına uygun gibi duruyor. Boğaziçi, ODTÜ gibi okulların teori bazlı ilerlemesi bir tercih ama herkes biliyor ki bu okullardan mezun olanlar aslında ancak genel kültürle mezun oluyor. Ha metot konusunda açık ara önde oluyorlar doğru ama herkes böyle olmak zorunda değil. Bir koltukta iki karpuz taşınması o kadar kolay olmayabiliyor, kaldı ki entelektüel olunsun.

Dolayısıyla herkes “entelektüel tarihçi” olmak zorunda değil, olmamalı da. Zira olamaz. Bu özel bir alan. İnsanlık tarihinin her alanına nüfuz etmiş tek prensip ne diye sorulacak olursa, onun adı hiyerarşidir. Hiyerarşi demek de birilerinin başka birilerinin önünde/üstünde olmasıdır. Entelektüellik işte bu tepede olanların tartışmadaki karşılığıdır. Ha eğer mesele çeşitli alanlarda genel bilgi sahibi olmaksa bu, tarihçiyi entelektüel kılan bir unsur değil. Ancak bu bilgi muhtevasını kalemine yedirir ve araçsallaştırırsa hakikate ulaşma noktasında entelektüellik yerini bulabilir. Gayrısı malumatfuruşluktan öte bir anlam ifade etmiyor zaten. Daha az bilgi birikimiyle entelektüel olunabilir, tüm mesele onun hamurunun kıvamında. Bu bahsi kapatıp bir diğer meseleye geçelim:

“Osmanlı tarihi çalışırken objektif-tarafsız olacağım duygusuyla, gelişi güzel, ezberlenmiş kalıplar yerine öğrenip, düşünüp zannettiğimizin tersi dahi çıksa var olan paradigmalara karşı ürünler ortaya koyabilmek gerçek bir tarihçi olmamızı sağlamakla birlikte Entelektüel Tarihçi diye adlandırılabileceğimiz bir vasıftır”

Cümlenin karışıklığını görmezden gelirsek bu mesele de problemli. Nedense hâlâ bu konuyu tartışıyoruz. Objektif olmakla tarafsız olmak aynı şey değil, dolayısıyla tırnakla ayrılınabilecek bir ünsiyet kurmak sorunlu. Her akademisyen objektif olmak zorunda, evet, ama tarafsızlık bir hülyadan ibaret. Objektif olmaksa vakaya tüm taraflarıyla ve çeperleriyle yaklaşmak, nesneler ve özneleri külli olarak tüm kaynaklarıyla ele almaktır.

Tarihçi Hitlerci veya Hitler düşmanı olmak zorunda değil, ama Hitler’i anlatırken onun yazdıklarından, bakış açısından, devletin üretim metotlarından, döneminde yazılanlardan, onu oraya iten nedenlerden, halkın pozisyonundan külli olarak bahsetmek zorunda. Bunu yaparken İngilizleri konuya dahil etmek istiyorsa aynısını onlara da uygulayarak metnini oluşturmak da yine vazifesi. Vardığı sonuç herhalde kendi görüşü olacak. En nihayetinde tarihçilik bir tevil sanatı. Kimse her durum ve şartta geçerli olacak tarihçi çıkarımı beklemiyor. Fakat tarihçinin objektifi herkesi/her şeyi çerçeveleyen bir kadraja sahip olmalı.

Buradaki esas sorun, “sosyal/beşeri bilimler” uydurmasından kaynaklanıyor. Medeniyeti sırtlayan (ya da öyle varsaydığımız) pozitif bilimlerin kavram ve aparatlarının bu alana giydirilmesi, objektiflik ve nesnellik tartışmasını bu alanda çalışanların kucağına bıraktı. Sosyal/beşeri bilimler çok kaypak bir alanlar manzumesinden başka bir anlam ifade etmiyor. Sosyal olan hiçbir alan aslında bilim değil. Olmak zorunda da değil. Mış gibi yapmaya gerek yok.

Yazar, “Osmanlı Tasavvuf tarihi” üzerine çalışanların da benzer bir sorun yaşadığından bahsediyor ve Batı’nın kavramlarıyla kendi tarihimize eğilmenin sorunlarından bahsediyor. Haklı bir serzeniş, ama bunda ne oryantalistlerin ne de külliyen Batı’nın bir günahı var. Bir suçlu varsa bu bizden başkası değil. Kaldı ki “Osmanlı Tasavvuf” tarihinden ziyade “Osmanlı Tasavvur tarihi” çalışabilmiş olsaydık böyle saçma durumlarla karşılaşmayabilirdik. Gelin görün ki, felsefenin öcüleştirildiği toplumlarda böylesi girişimlerin ortaya çıkması da biraz zor görünüyor. Yine de ümitvar olmak lazım tabii ki. Zira umudumuz olmasa burada işimiz ne?

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın