Toplu Taşıma Öyküleri 2 – İstanbul pisliği

O zamanlar Kuş Gribi virüsü vardı. Öyle ki korkusu kendisinden daha çok etkiledi insanları. Artık kimin ekmeğine yağ sürüyor, kim bilir hangi ilacın satması için sanal tezgahlar düzenleniyorsa haberlerde abartıldıkça abartılıyordu; gazeteler boy boy resimler basıyor, hikayelere kendi uydurduklarını da katarak ballandıra ballandıra nesepsiz haberler peydahlıyorlardı. İnsanlar epey bir korkutulmuştu hülasa.

Okula gidiyordum yine. Kırmızı halk otobüslerinden birine bindim. Öğlen saatleri olduğu için içerisi de pek kalabalık değildi. Geçtim oturdum bir yere. Birkaç durak sonra bir adam bindi. Pembeye çalmış beyaz bir gömlek, lacivert renkli kareli bir süveter, onun üzerine de eskimiş gri bir ceket giymişti. Kırmızı, yıllanmış ama vazifesini hala ifa eden emektar kravatı gömleğinin son düğmesine kadar çekilmişti. Altında da gri bir kumaş pantolon vardı. Belli ki sakallarını yeni kesmişti, ama saçları hafif dağınıktı. Asker suratına benzeyen bir siması vardı. Çenesinin derisi jiletle günlük tıraş olanlarınkine benzer şekilde hafif aşağı sarkıktı zira. Donuk bakışlarıyla tek bir yöne odaklanmış, etraftan gelecek herhangi bir tehlikeyi sezmek için kulaklarını dört açmış bir antilop ürkekliğiyle kuytu bir yere geçmiş, ayakta dikiliyordu. İşin en garip tarafı ise sağ avucunda tuttuğu beyaz bir mendili sürekli ağzında tutma çabasıydı.

MikropMendili tutmasını sonradan fark ettiğim için belki bir süre sonra bırakır diye düşündüm. Yol ilerliyor, duraklar geçiliyor, ama adam, halini hiç değiştirmiyordu. Yanından birisi geçecek oldu mu o daha da gerilere çekiliyor, otobüsün körüğüne doğru iyice yapışıyordu. Az daha zorlasa dışarı çıkacaktı hani. İster istemez gülümsedim. Daha doğrusu gülmemek için gülümsedim.

Otobüs duraklarında ara sıra kaçamak bakışlarla onu süzüyordum. Orta kapıda veya körüğün orada durup o mekanı huzur zemini belleyerek şoförleri çileden çıkartan o yolculardan değildi o. Farklıydı. Otobüste iki üç boş koltuk olmasına rağmen oturmuyor, orada öylece dikiliyordu sadece. Halinde tavrında hiçbir değişiklik olmuyor, durumunu her daim muhafaza ediyordu. Ayağı yorulmuş olacak ki, on saniyede bir ayak değiştirip vücudunun tüm ağırlığını dayandığı diğer ayağına yüklüyordu. O ayak isyan edince o asiyi kenara çekip diğer ayağından destek alıyordu. Fakat bunu yaparken de temkinli olmayı asla elden bırakmıyordu.

İşte bu monotonluğu bozan, otobüsteki çoğu kişinin göremediği, ama benim fark ettiğim eşsiz anı yakaladığım için –sanki çok büyük bir şey fark etmişçesine- çok gururlandım. Ağzına tuttuğu kolu uyuşmuş olsa gerek diğer elini kaldırdı ve mendili dudaklarından çekti. Fakat dudaklarını sıkı sıkıya kapamış, burnunu büzmüştü. Su yutmamak için kendini sıkan yüzücülere benziyordu. Bir saniyelik bir andı o. Belki daha kısa. Burnunu ve dudaklarını görebilmiştim. Normal zamanda görsem hiç umrumda olmazdı belki, ama gizliliğin ardındaki ‘şey’ benim de merakımı kamçılamıştı o an.

Mendili sol eline alıp aynı şekilde ağzına tutmaya başladı. Ondan sonra da inene kadar bir daha halinde asla değişiklik olmadı. Bir mikrop olarak yanından özellikle geçtim usul usul, kolum ona dokunsun diye sendeledim. Geri çekildi. Gülümsedim ve indim. İstanbul’un pis havasını derin derin koklayarak okulumun yolunu tutmaya koyuldum. Bir mendil aradım İstanbul pisliğini örtecek, bulamadım.

Diğer Öyküler

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.