Toplu Taşıma Öyküleri 3 – İstanbul’da Bir Yolcu

Ara sınavlar başlamış, başımı kaşıyacak vaktim yoktu. Okulun yakınındaki arkadaşlarda kalıp ders çalışmamış, evden okula git-gel yapıyordum. Hava evvelki güne nazaran daha sıcak, hatta sonbahar ayına göre bu konuda haddinden fazla cömertti. Gerçi güz, bunun acısını ne zaman çıkartacaktı bilmem, ama iyiydi böyle.

Durakta otobüs bekliyordKörüklü Otobüsum. Kırmızı, körüklü olan emektarlardan birisi geldi yanaştı. “Tıss” dedi bir yılan gibi. Seğirtip hemen bindim. Sanki ben hızlı binince hemen gidecekmiş gibi. İlk binenlerin midesini bulandıran o otobüs kokusu nedense artık beni rahatsız etmiyordu. Belli ki alışmıştım İstanbul’da yolcu olmaya.

Sabah vakti olduğu için yine kalabalıktı. Bindiğim gibi kapıda dikili kalmış, ileriye doğru -bırakın insanlığı- kendim için dahî küçük bir adım atamamıştım.

Kısa boylu, göbekli, pos bıyıklı şoför dikiz aynasına bakıp arka tarafı süzmeye başladı bir çita gibi.

Orta taraf ilerleyelim. Boşlukları dolduralım. Arabanın arkası da Kadıköy’e gidiyor.

Her an patlamaya müsait yolculardan birisi, “Boyları küçük efenim, görünmüyorlar.” dedi çekingen bir edayla. Yumuşak ve de biraz korkakça…

Çita ısrar etti: “Sen ilerle, ben görüyorum.” Senin gibileri çok gördük havasında.

Beriki de daha fazla ısrar etmeyerek, “Tamam, tamam.” dedi dalga geçer gibi.

Orta tarafta bir hareketlilik oluştu. Birkaç kişi dravdan sağa sola küçük adımlar attı. Koridor tarafındaki bir kadın hiçbir şeyi umursamayarak orada kamp kurmaya karar vermişti belli ki. Orta kapı muhafızıydı. Ne öteye yolcu geçiriyor, ne de ilerliyordu. Bir asker sağırlığıyla icra ettiği muhafaza görevinden ötesini umursamıyor, şoförü ise hiç takmıyordu.

Arka tarafı süzen şoför, dik dik ona bakarak, “Siyahlı bayan, arkaya ilerleyin lütfen!”

Kadın hiç üzerine almadı.

Sinirlendiği her halinden belli olan şoför, “Bayan, size diyorum!” dedi ve bana dönerek, “Söylesene şuna ya!” dedi. Şaşırmıştım. Genelde şoförler böyle pek muhatap almazlardı bizi, ama hadi hayırlısı.

“Şey… Size söylüyor galiba.” dedim kadına, nazikçe.

Kadın beni de umursamadı. Hafiften kızardım nedense. Rezil olduk, diye geçirdim içimden. Yani öyle bir şey düşünmedim de hissettim işte. Bir kez daha ona dönerek: “Hanımefendi?” dedim. “Az ilerler misiniz?”

Kadın bana dönerek, “Ben mi?” dedi.

“Yok babam!” demeyi düşündüm, ama demedim. “Evet.” dedim.

“Evet.” dedi şoför, “İlerleyin arkaya!”

Kadın, ağız bükerek arkaya doğru ilerledi. Karardan hiç hoşlanmamıştı, ama yine de denileni yaptı. Ben de iç taraflara sokuldum böylece. Yolculardan müsaade isteye isteye, orta avluya geçtim, etten duvar örmüş insanları bazen de yararak.

Yürürken kolum yanlışlıkla bir yolcunun çantasına çarptı. Muhtemelen işine giden, siyah tayyör giymiş küt saçlı biriydi. Kadın usulca çantasını öne doğru çekti. Gözünün yanıyla şöyle bir baktı. Potansiyel bir hırsızdım artık. Yolculuk sonuna kadar –bendeki de talih ya- onunla olan santim cinsinden fiziksel yakınlığımız hemen hemen aynı kaldı. Hem o hem ben rahatsız bir şekilde devam ettik yolculuğumuza.

akbilŞoförler otobüse akbilsiz binen veya akbili bitenlere kendi akbillerini verir, kârıyla parasını alırlardı evvelden. O uygulama artık yasaktı. Alışma safhasındaydı İstanbul yolcuları da.

Birkaç durak sonra, lise son olduğunu tahmin ettiğim bir genç bindi araca.

Abi akbilim yok.” dedi, avucundaki bozuklukları uzattı.

“Yasak!” dedi şoför, pek umursamaz bir tavırla, “İçeri sor bi’.”

Çocuk arkasını dönüp yolculara sordu: “Abilerim, ablalarım akbilim yok, ama sizlerle Göztepe’ye kadar gelebilir miyim?”

Otobüsteki hemen hemen herkes iki saniye sustu, sonra hep bir anda gülmeye başladı. Bizim asabi şoför bile karnını tutarak gülmeye başladı. Aracı bir süre hareket ettirmedi. Çocuk da sonradan yaptığı şeyin yanlış olduğunu fark etmiş olacak ki utancından kıpkırmızı kesilip kendisi de güldü. Daha doğrusu utancını gülümseyerek gizlemeye çalıştı.

Arkadan bir iki kişi “Alın şu akbili verin.” dedi gülümseyerek.

Şoför, çocuğa bakarak, “İstemez , istemez. Geç sen.” dedi otuz iki dişini göstererek.

Çocuk da utana sıkıla arkaya doğru ilerledi. Yolculuk bitene kadar, hiçkimsenin suratına bakmadan, yüzü önde durdu. Otobüsten indiğimdeyse aklımda kalan en önemli şey çocuğun düştüğü komik durum değil, şoförün bir anda değişen ruh haliydi. Ha bir de o çantasına dokunduğum kadının biraz daha rahatlamış tavrı. Aynı durum devam ederken bir vesileyle gülmek, insanın ruh halinde nasıl değişikliklere yol açıyordu. İnsanlar ne garipti… Ya da şöyle diyeyim: İstanbul yolcuları ne garipti…

Diğer Öyküler

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.