Toplu Taşıma Öyküleri 4 – İstanbul Beybabası

Sınavlar henüz bitmiş, nihayet bir ‘oh’ çekebilmiştim. Fakat dersler bitmemişti tabi, yine gitmek lazımdı. Evvelki gün halı saha maçı yaptığımız için epey yorgundum, ama yine de güç bela kalktım yataktan. Yine kalkmak lazımdı. Giyinip kahvaltı yaptıktan sonra evden çıkıp durağa gittim. Birkaç 500T’nin ardından yeşil “çevre dostu” bir Kadıköy otobüsü geldi. Bindim. Binmek lazımdı tabii. Lüzumların monoton döngüsü her daim böyleydi.

Yolun yarısında, yaşlı, ufacık, tonton bir teyze bindi otobüse. Cebinden bir kartı çıkartıp şoförün suratına tuttu. Paso gibi zannetti herhalde. Şoför bir süre şaşkın şaşkın teyzeye baktı. Sonra hafifçe gülümseyerek “Biiiip” dedi. Teyze hiçbir şey olmamış gibi arka taraflara doğru ilerledi. Buna şahit olanlar ister istemez gülümsedi.

otobüs kalabalıkTeyze oturacak bir yer arıyordu belli ki. Fakat kimse kalkıp da yer vermedi. Yetişkinler, onun oğlu-kızı yaşındakiler, önüne bakıyor; gençler, onun torunu yaşındakiler, camdan dışarı bakıyordu. Kalabalık olan otobüsümüzde, teyzenin ayakta dikildiği koridorun hemen sağ tarafında saçı bülbül yuvasına dönmüş bir kadın ikili koltuklardan birisinde, yanında beş yaşındaki çocuğuyla birlikte oturuyordu. Ne yalan söyleyeyim yer verir sanmıştım, ama o da vermedi. Teyzenin ayakta olduğunu gördüğü ânı gördüm ben, ama hiç oralı olmadı.

Kadın ara sıra oğlunu kontrol için ona dönüyor, eğilip kulağına birşeyler fısıldıyor, sonra tekrar dönüyordu. Biz de izliyorduk film seyreder gibi. Onların oturduğu koltukların tam yan tarafında, koridorun diğer yakasında yaşlı bir adam da suratı asık bir şekilde o kadını süzüyordu. Saçlarını yıllara kaptırmıştı adam; yüzü geçmişte ciddi sıkıntılar çektiğini sezdirecek kadar kırışmış, ama siması sert, bakışları donuktu. Yaşlı amcanın dudakları mütemadiyen azıcık aralanıyor, vücudu hafif öne yöneliyor, bir şey diyecek oluyor, diyemiyor ya da söylemekten vazgeçiyordu. Fakat cam kenarında dikilirken, onu izleyeduran ben, hissediyordum bir şeylerin olacağını.

Sen anandan terbiye almadın mı!” dedi sertçe.

O tarafta ayakta duran, oturan, sesin kaynağına dikkat kesilen neredeyse tüm yolcular amcaya çevirdi bakışlarını. Gözlerin kendisine çevrildiğini hisseden yaşlı adam sesini daha da yükselterek devam etti.

“Saygı nedir, örf nedir bilmez misin sen?” Kadın bir süre ne olduğunu anlamayıp işaret parmağıyla kendi göğsüne ‘Ben mi?’ der gibi dokundu. Amca ikrar ederek, “Evet, evet sana diyorum.” dedi sert sert bakarak. Dudaklarının kenarından tükürükler saçılmıştı sinirden. “Şu veledi kucağına alıp da kadına yer vermiyorsun!

O an fark ettim ki Atatürk kaşlıydı amca. Sinirlendiğinde daha da ürkütücü oluyordu. Ulan ne de yakışmıştı maaşallah.

Yolculara ek olarak şoför de dikiz aynasından bakıyordu şimdi. Ama ses etmiyor, ortalama bir hızda yoluna devam ediyordu. O da heyecanlı bir takipçisiydi sahnenin, kendi çalıştığı sinemada oynayan filme arka taraflardan bakan bir biletçi gibi.

Bizim yaşlı teyzeye gelince, o da kendisi hakkında dönen tartışmadan sanki hiç haberi yokmuş gibi, şaşkın gözlerle seyre dalmıştı.

“Oğlum otursun diye parasını verdim ben!” dedi kadın başı dik. Ve de sert sert bakarak. Ben dahil birkaç kişi bu cevaba şaşırdı (sanırım). Amca ise daha da sinirlendi. Dişlerini sıkıp gözlerini daha da pörtleterek,“Ben de sizin paranızı vereyim, inin bu otobüsten o zaman!

          “A a, ne münasebet! Sen kim oluyorsun beybaba?”

          “Yahu şu çocuğu alsana kucağına, kadıncağız otursun. Saygısızlık yapma!”

Bakıyordum, bakışlar kim konuşacaksa ona çevriliyordu. Kimse bu filmdeki en ufak bir sahneyi kaçırmak istemiyordu. Yanaştığımız  duraktan binen yeni yolcular da duruma kısa sürede adapte oldular. Kendi kafalarında kim bilir ne hikayeler oluşturup da kaçırılan kısımları hayal güçleriyle doldurdular. Akabinde de saygılı birer seyirci kesiliverip usul usul dönmekte olan replikleri ve salvoları dinleyedurdular.

Yaşlıya Yer VermekÇocuklu kadın, yüzünü camdan tarafa çevirdi umursamaz bir şekilde. O an yaşlı amcanın öfkesi tavan yapmış olacak ki aniden ayağa kalktı. Kadına doğru bir adım attı. Kadına vuracak sandım. O ise sinirli sinirli, “La havle” dedi ve tonton teyzeye eliyle işaret ederek, yerini verdi. Amca kalkınca, iki ön sırada oturan lise öğrencilerinden birisi de yerinden yüzü kızararak kalktı ve ona yer verdi.

“Otur otur, istemez. Geçti borun pazarı.” dedi amca. O ise geri oturmadı, kalkmıştı bir kere ayağa. Otursa bir dert, oturmasa bir dert havasındaydı. Kalktı ve ayakta beklemeye koyuldu. Yeni yolcular gelinceye kadar o koltuğa eskilerden nedense kimse oturmadı. Kirlenmişti o koltuk. Bir mana yüklenmişti. Bu yolculuk aylar boyu sürecek olsa o koltuk hakkında kimbilir ne hikayeler türer, ne efsaneler alır başını giderdi. O koltuğa oturmak ahlaksızlık falan sayılırdı.

Yaşlı teyze hiçbir şey demeden gelip kendisine verilen yere oturdu. Ben ininceye kadar otobüste neredeyse hiçbir muhabbet dönmedi. Otobüse ilk bindiğimde birbiriyle konuşan arkadaşlardan ikisi hariç, hiçkimse o atmosferi bozmadı. Küçük çocuk oturmaya devam etti. Parasını vermişti annesi çünkü. Oturacaktı. Oturdu da. Fakat, sanırım herkesin zihninde yaşlı amcayla teyze ve çocuklu kadının baş kahraman olduğu bir hikaye kurgulanmış, düşünülüyordu. İleride birilerine anlatacaklardı muhtemelen, tıpkı benim gibi…

 

Diğer Öyküler

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.