Toplu Taşıma Öyküleri 5 – İstanbul Anneleri

“Yanlışlıkla” evden erken çıktım her zamankinin aksine. Değerlendireyim dedim. Akbilimi basıp orta tarafta, üç-beş yolcunun cam kenarında oturduğu yere yöneldim. Otobüslerde kitap okumayı sevdiğim için çantamdan kitabımı çıkarıp okumaya başladım. Bir elim üst taraftaki demirden tutuyor, diğer elim de kitap kapanmasın diye okuduğum sayfada nöbet tutuyordu.

Ben kitap okurken, ister istemez gözüm cam kenarında, sırtını arkaya dayamış olan elli-altmış yaşlarında, 1.60 boylarındaki yaşlı kadına çarpıyordu. Gözlüğünün üstünden beni süzüyordu habire çünkü. Ben de ona bakıyordum ara sıra. Bunun bir amacı yoktu, merak ediyordum sadece. Niye bakıyordu ki bu kadın? Peki ya ben niye bakıyordum?

Bana, “Gel burada oku.” dedi cam kenarını işaret ederek.

Ben, “Yok, teşekkürler, böyle de okurum.” demeyi düşünürken o benim yanıtımı beklemeden eliyle kitabımın ön kapağını kendine çevirerek, “Hee romanmış. Ben de öğrenci sandım seni.” dedi.

“Öğrenciyim.”dedim. Dediğimi duymadı ya da umursamadı.

“Ben de emekli öğretmenim. Okuyanları çok severim.”

EğitimSonra sanki benimle hiç muhabbet kurmamış gibi yanında sorutmakta olan etine dolgun, açık renk eşarplı, pardesülü, hemen hemen aynı yaşlarda olan başka bir kadına dönerek, üç metre çap içindeki herkesin duyabileceği bir sesle, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Ben de o ara çok konuşan teyzenin yanından ayrılıp ağzı kokan amcanın yanına geçmiştim boşluktan istifade, otobüslerde hep daha iyi bir yer bulma amacıyla atılan küçük adımlardan birisi, bilen bilir.

“Kadıköy.”dedi sual olunan.

“Orda mı oturuyorsun?”

“Yok. Kardeşime gidiyorum.”

“Kaç çocuğun var?”

“Üç.”

“Dil biliyor musun?”

Kadın, başını, ‘hayır’ makamında sağa sola salladı. Ben de bir kulağım onlarda kitabımı okumaya devam ettim. Okuyamıyordum gerçi, muhabbeti takip ediyordum. Bizim emekli öğretmen takır takır soru soruyor, daldan dala serçe gibi atlıyordu.

Niye canım,” dedi öğretmen hanım. “Bir dil bir insan, iki dil iki. Hem çocukların seni örnek alır. Niye öğrenmedin?”

Bilmem anlamında dudak büktü diğeri. Umursamıyordu galiba. Bakışlarını çeviriyor, ama emekli öğretmenin sorularından kurtulamıyordu.

“Benim iki tane çocuğum var. İkisi de biliyor. Birisi Amerika’da. Ana dili gibi bilir İngilizceyi. Fransızca da bilir biraz. Ben de bilirim. Fransızca iyi dildir. Eskiler daha çok onu öğrenmişler. Kızım da öyle. O da İngilizce biliyor. Üniversitede şimdi.” –İki üç nefes alımı mola- “Senin çocuklar okuyor mu?”

“Evet.”

“Neredeler işte?”

“İkisi lise, biri okumuyor.”

“Bak, gördün mü! Niye okumuyor?”

“Okumak istemedi.”

“Öyle olur mu? Sen örnek olacaksın. Bak, benim çocuklarıma örnek oldum ben. Fransızca biliyorum. Onlar da öğrendi. Sonra okudu ikisi de. Ben olmasam okurlar mıydı? Ne iş yapcaklar yoksa?”-İki nefes alımı teneffüs- “Nerde çalışıyor, oğlan mı?”

“He. Sanayide.”

“Ne iş yapıyor?”

“Araba tamiri.”

“Ya! Yazık değil mi çocuğa? Sigortası da yoktur onun şimdi.”

“Var var. İşyeri onun.”

Emekli öğretmen bir süre kadını şüpheli gözlerle süzdü. Yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu ya da konuşma hiç de umduğu gibi gitmemişti. Şaşırmış, hatta biraz bozulmuşa benziyordu.

“Zor iş ama. Nerde çalışıyor?”

“Bostancı.”

“Ne kadar alıyor, yetiyor mu?”

“Allah’a şükür.”

“Zor zor. Hele bu devirde. Ekmek aslanın ağzında.”

Diğeri onaylarcasına başını salladı.

“Arabası falan var mı?”

“Var.”

“Ya!”

“Hı hı.”

Otobüs Kadıköy’e varıncaya kadar bir daha da konuşmadılar. İnerken ikisine de şöyle göz ucuyla baktım. Emekli öğretmen gözlerini orta taraflarda bir yere çevirmiş, diğer kadın da denize doğru bakıyordu. Birbirlerine bakmaktan özellikle kaçınıyorlardı sanki. İki kişilik öğretmen ve ancak bir kişi olabilen ‘anne’nin kısacık arkadaşlıkları sanki küslüğe yenik düşmüştü. İndim aklımda onlar varken.

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.