Toplu Taşıma Öyküleri 6 – İstanbul Ünlüleri

O gün hava cillop gibiydi. Bulutlar güneşten tırsıp kaçışmış, rüzgar pılını pırtını toplayıp ruh olmuştu. Fakat kaçarken de ardında hafif bir esinti bırakmıştı. Kadıköy’den geçeyim dedim. Kaçmazdı bu hava. Haziran’ın tepesinde dolanan kara bulutların geri dönmesi yakındı. Soru: Niye orası? Kadıköy, denizin sağdıcı. Vapurun hancısı. İyot kokusu. Aristokrat Metrobüs’ü kullanmak bu havayı kaçırmak demekti. Hem zaten asfalt kokusu ve hamam alevi de bir yere kadardı.

yenivapurMetrodan çıkıp Beşiktaş vapuruna yöneldim. Derse daha vardı, hatırlıyorum, ama saat onu on iki geçiyordu. Üç dakikam vardı. Çeyrek vapurunu kaçırmamak için tabana kuvvet koştum. Hurra son dakika İstanbul yolcusu. Sekmez. Neyse ki son anda yetiştim. Kol kadar halatları atmakta olan çımacının yanından geçip atladım vapura. Üst kata çıktım. Leş gibi ter. İlk beş dakika kendime gelemedim tabii. Hızlı hızlı nefes alarak yer bakınmaya başladım. Yeni yapılan lüks vapurlardandı. Bizim ihtiyar ada vapurlarını emekli etmişlerdi. Bu ise geniş pencereli, yumuşak koltuklu, davetkar. Müşterisini kazıklamak isteyen adam gibi müşfikçe buyur ediyor. Eyvallah çekip geçip oturdum bir yere.

Oturur oturmaz bizim mahalleden Zeytin’i gördüm. Zahid. Yanına gittim. Pat diye karşısına çıkınca o da şaşırdı. Aynı mahallede olmamıza rağmen yüz yıldır görüşemiyoruz. Okul, ödev vs çok vakit alıyor. O kadar olur. Gerçi bu kısım epey yalan, isteyince görüşüyor insan. Neyse. Sohbet etmeye başladık.

canonmarkıııÇantasından yeni aldığı, maşallah pırlanta gibi fotoğraf makinesini çıkartıp bana gösterdi. Canon 5D Mark III. Boru değil, hayalim. Ne zamandır ben de niyetliyim ama oruca niyetlenmeye benzemiyor, rüyayla kalıyor. Ulan ne adamakıllı fotoğraf çeker, ne kısa filme yetenekli. Ne bok yemeye alırsın böyle bir makineyi. Asıl ihtiyacı olanlarda olmaz, abidik kubidik adamlarda en kral makine olur. Neyse. Kıskanmadım yine de, ama epeyce imrendim ne yalan söyleyeyim. Alıp biraz kurcalamak istedim. O da, ben özelliklerine bakarken, fondan çalan bir musiki misali bir şeyler fısıldıyordu. Tabii frekans bozan bu cızırtıları duymuyordum. Dikkatim makinedeydi, fokuslanmıştım.

O an bir şey fark ettim. Karşı koltukta oturan kırklı yaşlarda, kel, göbekli, kaşları neredeyse burnuna değecek, gözleri fıldır fıldır bir adam kaçamak bakışlarla bizi süzüyor, şekilden şekile giriyordu. Baştan anlamadım, ama adam galiba onun fotoğrafını çektiğimi sanıyordu. Makinenin objektifi ona bakıyordu çünkü. Kah bacak bacak üstüne atıyor, kah eline bir gazete alıp uzaklara dalıyormuş gibi yapıyordu.

Bir an oturduğu yerde hareketlendi, ona baktığımda babacan bir şekilde gülümseyip selam verdi. Bıyık gibi kaşlarını o an fark ettim. Ben de karşılık verdim. Fotoğraf makinesiyle uğraşmaya devam ettim. Zeytin de anlatıp duruyor bir şeyler. Aslında merakımı gidermiştim, ama sanki bırakırsam o adam üzülecekmiş, oyun bozulacakmış gibi hissediyordum.

Zeytin bir şey göstermek bahanesiyle elimden makineyi çekip aldı. Aslında “aman hacı bozma sakın” havası vardı o alışta. Böyle anlarda da uyuzluk yapasım geliyor. Tekrar alıp kurcalamaya başladım.

Arka tarafımızda gerçekleşen bir konuşma takıldı kulağıma o ara. Gerçi hayvan gibi bağırmasalar duymazdık. Kızın biri, çocuğun birine yalvarıyordu.

“Aşkım, n’olur ama. Bi sorsan?”

“Manyak mısın kızım! Olmaz!.”

“Canım lütfen ama. Bak o, kesin!”

“Ya yok!”

“Bana ne, bana ne. Küserim bak.”dedi şımarık genç kız. Iyy, senaryodan fırlamış yapay karakter gibi. Oturduğum yerde uyuz oldum.

Sonradan anladık ki; vapurdaki yolculardan birisini, ünlü bir dizi oyuncusuna benzetmişmiş.

Çocuk, ısrarlara dayanamayıp kalktı ve bizim, deminki poz veren amcanın yanından geçip arka taraflarda bir kadına yaklaşıp bizim duyamayacağımız bir şeyler söyledi. Soğukkanlı bir şekilde geri döndü.

Kız arkadaşı merakla, “N’oldu? O muymuş?”

Erkek ses vermedi, muhtemelen başıyla onaylamıştı, bizim arkamız dönük olduğu için göremedik.

“Yaa! Ben sana ne dedim?”

Biz de dalga geçerek güldük. Olaya değil de kelimeleri sakız gibi uzatan kızın üslubuna. O ara, poz veren adamın suratı, artık ne anladı bilmiyorum, bir anda değişti. Kendisine güldüğümüzü sandı galiba. Sert sert bize baktı. Sonra başını hızla başka yöne çevirdi. Bacak bacak üstüne attı ve gazetesini hızla çevirdi.

Zeytin’in adamla aramızdaki telepatik bağdan haberi yoktu, ama ben ister istemez adamın hareketlerini takip ediyordum, bundan dolayı içime bi’ hüzün çöktü. Ne diyeceğimi bilemedim.

Üç-beş dakika sonra da vapur Beşiktaş’a yanaştı. Adam yerinden kalktı, geçerken bir kez daha bana gizlice baktıktan sonra, umursamaz bir tavırla aşağı kata indi. Yolcular boşalana kadar inmek istemedim. Sonra onu görmemeyi dileyerek indim vapurdan. Saçmalığa bak! Gerçi öyle de olsa neden küstürmüştüm ki hiç tanımadığım arkadaşımı? Herkesin ünlü olmayı istediği şu zamanda bi’ 15 dakika da ona verseydim sanki. Adam en azından rol kesme konusunda açık olmuştu. Bizim gibi, sokağa çıktığı anda o rolden bu role sıçrayıp da sanki gerçek kimliğimiz oymuş gibi davranarak insanları mı aldatmıştı? Hiç.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.