Toplu Taşıma Öyküleri – Burası İstanbul

O sabah yine geç kaldığım için kitapları alelacele çantaya tıkıştırıp, kahvaltı bile yapmadan evden fırladım. Sınava geç kalacaktım yoksa. Hava inanılmaz derecede soğuktu. Yüzüme vuran sert rüzgar “Uyan yavrum!” dedi bana, “vaktidir.” İstanbul’un havasına güven olmaz derler ya, doğruydu, kani olmuştum buna. İki gün önce güllük gülistanlık olan hava bugün çark etmişti işte.

Ne uzun gelmişti o kısa yol. Dağ gibi yükselmiş, bayır olmuştu; beş dakikalık uzaklıktaki otobüs durağı Fizan kesilmişti. Varınca sevindim. Çocukça. Anam ağlamıştı ama. Paltom bile üşüyüp bana sarılmıştı İstanbul ayazında, yalan değil.

Durakta otobüs bekleyenlerin arasına karıştım hemen. Kadıköy istikametine giden herhangi bir otobüs işime gelirdi. Birkaç tanesi hiç bizim durağa uğramadı bile. Buna öfkelenen bitişiğimdeki emekli amca, kalın kaşlarını adeta birbirine kavuşturan sinirli bir hal ile şoförden belediye kadrosuna kadar herkese ağız dolusu sövdü. Ben de sinirlendim, ama küfretmedim. Küfredip n’apacaktım, zaten bi’ boka yaramazdı.

otobus-kalabalikNihayet bir tanesi durdu. 16K. Bu gelenotobüsesevinme aslında monoton günlerimizin bir kısırdöngüsü olmasına rağmen heyecan veriyordu nedense. Akabinde bir koşuşturmaca… Herkes ön kapıya doğru büyük adımlar atarak yürüdü. Fakat şoför kapıyı açmadı. Hınca hınç dolu olan otobüs daha fazla yolcu alamazdı çünkü. Büyük patron, eliyle arkayı işaret etti çünkü arkada her zaman yer olurdu. Bu, İstanbul otobüslerinin değişmez kuralıydı ve sorgulanması teklif dahi edilemeyen bir inançtı. Orta kapı gürültüyle açıldı. Fakat bir an önce otobüse binmek isteyen heyecanlı birkaç kişi orta kapının önünde dağınıkça saf tutmuş, inenlere müsaade etmiyor, kendileri de binemiyordu. “Beyefendi izin verin de ineyim.” diye parladı genç bir bayan, sonra oflayıp puflayarak safı yararak nereye gidecekse oraya doğru yöneldi.

İki yolcu indi ve biz de ancak dört kişi binebildik. Hemen aralarına sokuldum yoksa katiyen binemezdim. Biraz çakal olmalı İstanbul’da. Yığılan taraftan değil de yandan binmeli. Öyle yaptığımdan bindim, yoksa bekle ki diğeri gelsin, geldiğinde de binebilesin. Uhuuu, uzun iş. Strateji bilmek lazım.

Başörtülü bir kadın, bir adam, ben ve emekli amcaydı binmeyi başaranlar. Şu bizim söven amca nasıl bindi bilmiyorum, içeride gördüm işte onu da. “Vay amcacığım sen de mi binebildin? Hoşgelmişsin.” diye ellerine sarılmak lazımdı.

Otobüs henüz hareket etmemişti ki bir yaygaradır başladı. Orta taraflardan bir adam, sesin kimden geldiğini tam anlayamasam da, şoföre borazan gibi sesiyle bağırdı. Uykum olsa da, hani o demin beni uyandıran rüzgar olmasa da bu sese uyanırdım. O kadar yani. Gürül gürül. Fırtınalar koparırcasına.

“Kaptan daha nereye alıyon? Sırtımızda mı taşıyalım?”

          Gelen yanıtsa sakin. Tok bir ses. Yüz yıl yaşamış bir adam olgunluğu.

          “Orta taraf boş. Futbol sahası gibi alan var.”

Yanıta yanıt da heyecanlı. Ama daha tiz bir ses. Küçük enişte tonu. Fırtınalar koparmasa da biraz asabi.

          “Gelip gördün mü?”

          Yine olgunluk. Umarsızlık belki. Sert ifadelere yakışmayan yumuşak bir tonlama.

          “Gelirsem görürsün ama.”

          “Allah Allah! Hayvan taşıyor sanki!” dedi meçhul adam. Deminkinin zıttına daha kısık bir ses tonuyla. Şoförün duymasını istemiyor, ama  ‘pustu da sustu’ dedirtip karizmayı da çizdirmek istemiyordu anlaşılan. Neyse ki şoför pas geçme hakkını kullandı. Yine de aynadan la havle çektiğini görebiliyordum. Sonra öfkeyle gaza yüklendi. Biz de bitişik duran yolcular olarak iyice birbirimize yapıştık. Akrabalık bağımız böyle oluştu. Bir de tıkış tıkış olmanın verdiği yakınlıkla kimin banyo yapıp yapmadığını ayırt etme tecrübesine vakıf olduk haliyle.

Üç kişi akbil uzattık. Elden ele, ondan ona işte. Durakta beraber otobüs beklediğimiz emekli amca ise eskimiş –pörsümüş demek istemedim nedense- bir kağıt para gönderdi. O zavallı banknotun ne badireler atlattığını tahmin bile edemezdi insan.

O ara, çocuğuna bağıran bir annenin sesi duyuldu. Anneanneye benzeyen bir anne. Çocuğu uyumasın diye habire uyarıyordu. Yolculuk sonrasında yolu uzundu herhalde ya da ayakta yolculuk yaptığı için bir de onunla uğraşmamak için küçüğü azarlıyordu.

Bizim akbillerin basıldığına işaret olarak ‘dıt dıt’ sesleri geliyordu. Önlerde bunu görev addetmişler ya da üzerine bu görevin yıkılmış olduğu insanlar akbilleri makineye dokundurduktan sonra elden ele arkaya gönderdi. Ben aldım, liseli çocuk aldı, hatta amcanın para üstü geldi, ama bizle binen kadının akbili gelmedi.

Nazik bir ses tonu ve biraz da endişeyle, “Akbil göndermiştim ama?” dedi.

Hiç kimseden yanıt gelmedi.

Birkaç saniyelik beklemeden sonra kadın yineledi: “Şoför bey akbil göndermiştim, geri gelmedi.”

Endişesi artmışa benziyordu. Sesi tizleşmişti.

Önümüzdeki durağa uğramadan yoluna devam eden şoför, “Akbiller geri gitti. Arkaya gitmiştir belki.” dedi. Bakışlar kadının üzerine odaklandı. Hemen hemen herkes onu süzüyordu. Çok az kişi “arkaya gitmiştir”e ihtimal vererek arka tarafa baktı. Yolculuk üstadları ise durum tahlillerini çoktan tamamlamışlardı, acemiler de sonradan anlayacaktı meseleyi.

Yüzünden telaşı ayan beyan okunan kadın arkaya dönüp akbili sordu, fakat kimseden çıt çıkmadı. Çocuğunu uyutmayan kadın bile susuyordu.

AkbilAynı durakta bindiğimiz için kendini bana yakın gördüğünden mi bilmem, yanımdaki emekli amca, “Birisi cebe indirdi herhalde.” diye mırıldandı bana dönerek. Bunu duyan kadın gözlerini büyütüp endişeli bakışlar ve duygu dolu bir sesle, “Lütfen! Ama lütfen.” dedi. Başını otobüsün ön tarafına geri çevirip, “Anahtarlıkta ofisin anahtarları vardı. N’olur, kim yanlışlıkla almışsa, cebine bir daha baksın. Çok önemli.”

Sesi iyice tizleşmiş, ağladı ağlayacaktı. Umutsuzluk ve korku emarelerinin hissedildiği ses tonu içe dokunur cinstendi. İnsan üzülüyor, bir an gaza galeyana gelip akbili çalanı bulup bir güzel sopa atmak istiyor, ama elden beklemekten başka bir şey gelmiyordu işte. Biraz da kentli insan umursamazlığı tabii ki. Baharat niyetine.

Umudu tükenmeye yüz tutmuş kadın habire yalvarıyor, bir hata olabileceğinden bahsediyordu, ama bu, durumu değiştirmiyordu. Kadın böyle feryad u figan ederken, yolculardan başka bir kadın da çekimser bir şekilde bana baktı. Kalbim güm güm atmaya başladı. Benden şüphelendiğini sandım. Düğmeyi işaret ederek, “Basar mısınız?” diye alçak tonda rica etti. Fakat bunu söylerken sanki yas ayinini bozmak istemeyenlerin ruh halini taşıyordu. Bastım.

Akbili çalınan kadın, ki artık çalındığına şüphe yoktu, bir iki durak daha millete yalvarıp sustu. O susunca fısır fısır konuşmalar başladı. Herkes muhatabıyla bu konuyu konuşmaya başlamıştı. Hatta belki oradan genel olarak “akbili cebe indirenler”e, oradan da hırsızlar diyarı öykülerine daldılar kim bilir.

İneceğim durağa gelince inmeden evvel kadına son bir kez daha baktım. Durumu kabullenmiş, sessizce cam kenarında duruyordu. Kim bilir kimi, neyi düşünüyordu. Teselli mahiyetinde, “Burası İstanbul.” demek istedim. Uyutulmayan çocuk yine azar işitirken indim otobüsten. Rahat uyunamayan “burası” İstanbul muydu gerçekten?

Diğer Öyküler

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.