Türkmenbaşı’nın Diyarında

“Atavatan” Türkmenistan’a gitmiştim 2007’de. Döndükten sonra da gördüklerimi unutmayayım diye kaleme almıştım fakat 7 yıl sonra yayınlamak nasip oldu. O yöreyi şöyle kısaca, naçizane yazayım istedim. Çoğu kısmı revize etmeden bıraktım dolayısıyla şu an kullandığım üsluptan daha farklı bir tarz ile karşılaşırsanız şaşırmayın derim. Bu yazıyı da 24 Aralık 2006’da vefat etmiş olan Türkmenistan’ın ilk cumhurbaşkanı Saparmurat Atayeviç Türkmenbaşı’na atfen kaleme aldığımı belirterek girizgâhımı noktalıyorum.

Aşkabat’ta yaklaşık bir hafta geçirmemize rağmen havanın sıcak-soğuk arasında sert bir geçişi vardı. Sıcağı bunaltacak kadar kadar sıcakken, soğuğu titretecek kadar üşütüyordu. Güneş tepede seyrettiğinde, üzerinizdekileri çıkarıp daraltıcı havanın etkisini kırmak istiyor, aynı güneş bulutların arkasına gizlenince montunuza sarılıp üşümemek için iyice kapanmak istiyorduk. Karasal iklimin en bariz örnekleri bu yörede yaşanıyor olsa gerekti. Bizim Anadolu’nun havasına benzemiyor, daha sertti. Buna şahit olduktan sonra yöredeki insanların niçin bu kadar dinç olduğunu anlamak pek de zor değildi.

binalarİnsanların oturdukları yapılar iki kısma ayrılıyor. Birisi Rus döneminden kalma gri beton yığınları; diğeri ise son dönemlerde Türkiyeli mühendisler tarafından yükseltilen koca koca modern binalar. Rus döneminden kalma yapılar düz, klasik, balkon fakiri, üç dört katlı binalar. Bunların çoğu birbirine bitişik olarak yapılmış, sanki bu, tüm halkı aynı yerde toplama amacından kaynaklandığı havasını hissettiriyor. Ayrıca, binalarda rahatsız edici boyuttaki çanak anten kirliliği de dikkatimizi çekti. Her kata beş altı tane koyulmuş. Üç-beş katlı bir apartmana uzaktan bakınca her yanı sarmış beyaz benekler hemen gözünüze çarpıyor. Apartmanlara bir-iki tane ana çanak koymak yerine niçin böyle yaDSC_3883pmışlar bilemiyoruz tabi ki. Bahsettiğim ikinci tip apartmanlar ise çok modern yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapılar şehir yapılanması ve otoyolun gidişatına göre belli aralıklarla dikilmiş kavaklara benziyor fakat sanırım oralarda oturmaya da herkesin maddi gücü yetmiyor. Aşağı yukarı yirmi kat olarak yapılmışlar ve eski Rus yapılanmasının gri renginin aksine bembeyaz olarak inşa edilmişler. Devletin resmi binaları, tiyatro, çepercilik mektebi (güzel sanatlar okulu), bakanlıkların hepsi ise yeni ve lüks mimari gözetilerek yapılmış görkemli binalar… Adeta çöl ortasına kondurulmuş muazzam boyutlarda birer sanat eseri. Antik Yunan’ı andıran bir beyazımsılık ile dünyanın neresinden gelirseniz gelin sizi afallatıyor.

Sokaklarına gelince, temizliğe ve nizama verilen önemi otobüsle şöyle hızlıca geçerken bile fark edebiliyorsunuz. Etrafta pislik, çer-çöp görmek pek mümkün değil. Konusu gelmişken, buradaki çöpçülerin ekseriyesi bayanlardan oluşuyor nedense. Yöresel kırmızı-yeşil Türkmen kıyafetiyle görevlerini ifa edenDSC00050 bu kadınlar yoldan geçerken belli aralıklarla gözünüze çarpıyor. Başkent ve çevresinde ise adeta bir ağaç kıtlığı vardı. Artık yetişmemiş mi, sonradan mı kesilmiş bilemiyorum. Fakat izlediğimiz güzergâh boyunca insan eliyle dikilmiş olan ve bir kordon oluşturan ağaçlar da yok değildi. Aşkabat’ın etrafında, doğal olarak yetişmiş bodur bitkiler ise ağaçlara nazaran daha fazlaydı. Her şeye rağmen çayır-çimen ise bir yolunu bulup kesilmeden boyunu uzatabilmiş yerleşim yerlerinin yakınlarında.  Tadı tuzu olmuş etrafın.

Yollarda eski, hurda Volgalardan yığınla var. Bu arabalar neredeyse Mercedes fiyatlarıyla aynı fiyatta seyrediyor çünkü halk onların dilinden çok iyi anlıyor(muş); bozulduğu zaman kendi başına tamir edebiliyor zira. Bu kadar külüstür olmasına rağmen  böyle tutulmasının nedeni bu olsa gerek. Aşkabat’ta her araba bir taksi olarak görülüyor. Elinizi kaldırdığınızda bir araba hemen yanaşıyor ve sizi gideceğiniz yere kadar götürüyor. Benzin zaten bedava, 1 dolar gibi bir ücret ödüyorsunuz depoyu doldurduğunuzda; o da zaten oradaki çalışanın maaşını karşılamak için olsa gerek. İşte devlet, bu sosyal devlet tutumunu gösterirken sanırım bu araç sahiplerine de vatandaşa hizmet prensibini aşılamış. Benzinden bahsetmişken doğalgaz, su ve sanıyorum elektrik de bedava orada; halk için devlet anlayışının en mükemmel örneklerinden birisini Türkmenistan’da görüyoruz.

BDSC00384unu klişe bir ifade olarak görebilirsiniz ama, tüm samimiyetimle söylüyorum ki Türkmen halkı cana yakınlığıyla bizim Anadolu insanına benziyor. Biz mi bu sıcaklığa sahip olmuşuz, onlar mı muhafaza etmiş bilinmez ama bu özellik iki yörenin insanı için de tam manasıyla ortak bir unsur olsa gerek. Fakat bir evvelki, Komünist Rusya’yı tecrübe etmiş nesil biraz da o sistemin verdiği ruh haliyle daha sert bir mizaca sahip sanki. Çok iyi, yardımsever olmasına rağmen ortada gözle görülür bir sert üslup var. Durup dururken bir anda parlayabiliyorlar. Muhtemelen siz bir hata yapmış oluyorsunuz ama aniden yapılan bir bağırtı sizi şaşırtabiliyor. Rus hakimiyeti suratlarını asmış herhalde. Misafirperverlik de Türkmen kardeşimin en önemli özelliklerinden birisi… ‘Mihman atadan değerlidir.’ diye boşuna demedi bizi sofrasına davet eden amca. Biz, Türkiyeden gelen misafirler, onlar için babadan daha önemli olarak görülüyoruz demek oluyor bu, gerçekten de bunu bir eve misafir olduğunuzda görebiliyorsunuz. Yer sofrası kuruluyor, sofra bezi oda boyunca uzatılıyor. Önünüze çeşit çeşit mezeler koyuluyor, şurpalar, bol yağlı etli yemekler… Ve midenizin son raddesine kadar bu yemeklerden yemeniz için ısrar ediyorlar. Doydum deseniz de inanmıyorlar, zorla biraz daha yediriyorlar.  Bizden farklı olarak sofralara şeker ve çikolata da konuluyor. Yemekten ziyade de sıcaklıklarından, samimi duygularından doyuyorsunuz.

DSC00781
Oğuz Han’a büyük bir önem veriyorlar. Onu Türk milleti’nin ilk önderi olarak gördüklerinden gezdiğimiz müzede ilk sırada onun resmi vardı. Benim ismimin de Oğuzhan olduğunu görünce her görene bir şaşkınlık geliyordu mesela. Bu isim bir çocuğa verilemeyecek kadar sayılıyor, üzerine titreniyordu. İşte o müzede, dünyanın en büyük halısına da şahit olduk, el yapımı çadırlara da. Dondurulmuş hayvanlardan eski savaş aletlerine kadar birçok kültürel alet-edevat vardı. Fakat burada dikkatimi çeken tuhaf bir şey vardı. Kavramsal olarak bakarsak, Türkmen-Türk ayrımı yapıyorlardı. Sanırım bu, Türkmenbaşı’nın devleti kurduğu ilk günlerde bir millet oluşturmak için yapmak zorunda olduğu ve kitabı Ruhname’de ısrarla vurgulayıp halkına benimsettiği bir mesele. Yoksa onun “Biz iki devlet, bir milletiz.” demesini hangi bağlamda değerlendirebiliriz ki? Ah şu politik zımbırtılar…

Nisan 2007

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.