Tarihçi Entelektüel Olmalı Mıdır?

entelektüel

           

          Tarihçi, geçmişte insanın bulunduğu, temas ettiği ve etkileştiği her şeyle ilgilenen, araştıran ve bulgularını sunan, aktaran kişidir. Yani, geçmişin felsefesi, toplumsal olayları, ekonomisi, bilimi ve teknolojisine dair her şey tarihçinin alanına girer. Tarihi bütün bilimlerin ve disiplinlerin şemsiyesi olarak tanımlasam abartmış olmam, çünkü her bilimin ve disiplinin bir geçmişi olması, bir birikimden, süreklilik ve değişimden gelmesi tüm bilimleri tarihin konusu haline getirir. Entelektüel ise birçok farklı tanımlar yapılmasına karşın, bence birçok ilimden haberdar ve bunları yoğurup, iç içe geçirip uzmanlık sahibi olduğu alanı zenginleştirerek ortaya farklı bir yaklaşım sunabilen insandır. Yapmış olduğum iki tanımdan da anlaşıldığı üzere her iki kavram da bir şemsiye olarak kendini yağmurdan koruyabilecek bir bütün fakat aynı zamanda birçok yağmur damlasından ıslanarak da asıl işlevini yerine getirmiş olur.

                 Aslında sorunun cevabı basit, tarihçi entelektüel olmalıdır, olmak zorundadır. İnsanın, toplumun geçmişini araştıran tarihçinin sadece tarihin sınırlarında gezmesi ve ezbere birkaç metot dışında bir şey uygulamaması ve üretmemesi söz konusu olamaz. İnsan hayatını derinden etkileyen bilim, teknoloji ve felsefe alanına giren tüm gelişmeleri ve bunların insan üzerindeki iz düşümünü bilmek, hayal gücünü kullanarak çok boyutlu bir geçmiş tahayyülü ortaya koymak için tarihçi entelektüel olmalıdır. Metin okumak, anlatı gerçekleştirmenin dışında yeni sorular sorabilmeli, farklı bir bakış açısı sunabilmeli ve dahası en başta kendi alanına hâkim olabilmelidir.

            Bugün Tarih alanında yaşanan önemli sıkıntılardan birisi “Entelektüel Tarihçi” yetiştirmekte zorluklar yaşanması ya da çaba harcanmamasıdır. Bugün çok önemli arşiv araştırmaları yapmasına veya önemli tezler ortaya koymasına karşın tarihçilerin önemli sıkıntılarından birisi “iş bölümü”ne (division of labour)”  kurbanı olmalarıdır. İş bölümünden nasibini alan tarih adeta atölyeye dönmüş ve tarih araştırmalarında herkesin özelleştiği, uzmanlaştığı bir alan olması bazılarında yanlış anlaşılmış ve sadece tek bir noktaya kenetlenmiş, geri kalan yardımcı-tamamlayıcı ve besleyici alanlar dışarıda bırakılmıştır. Örneğin, Osmanlı Tarihi çalışmış ve hala çalışmakta olan bir hoca düşünelim. Kendisine seçmiş olduğu konu başlığı Osmanlı mimarisi, şehri, toplumu, ekonomisi veya dini olsun. Burada yapacağım kritik varsayımdan öte gözlemlerim ve tecrübelerim doğrultusunda ortaya çıktığından gerçeği yansıttığını söyleyebilirim. Birçok farklı kitap, makale ve hoca dinlemiş olmanın zenginliğiyle gerçeği yansıttığını söylerken rahatım. Örneklerle izah etmeye çalışayım.

                  Osmanlı Şehir tarihini sadece mimari perspektiften değil aynı zamanda sosyal perspektiften de çalıştığını iddia eden yayınlar var. Fakat sıkıntılı olan şu ki fiziki olanı (yapının ardındaki felsefeyi, onu yaptırmaya iten inancı ve dönemin algısını bilmek şarttır) tasvir etmek de bile yetersiz kalan İSLAM bilgisi eksikliğinin, toplumu yani sosyali açıklamada, anlamada ve tasvir etmede ne kadar yeterli olabileceği sorusu ancak tarihçi olmanın ötesinde gerçek bir entelektüel olabilmekle cevaplanabilir. İslam sadece dini ayinlerin ve tapınmanın olduğu bir inanç sistemi değildir. İslam insanların gündelik yaşamlarını, zamanlarını ve davranışlarını da etkileyen bir yaşam biçimidir. Dolayısıyla Osmanlı toplumunun hangi “iş bölümünü” çalışacak olursak olalım hukukuna, mimarisine, ekonomisine ve toplumuna (Müslüman veya gayrimüslim)  etki etmiş hatta onu şekillendirmiş olan İslam’ı bilmeden ortaya gerçek anlamda bir tarih çalışması sunmamız mümkün olamamaktadır. İşin daha acı tarafı birçok meselede olduğu gibi bu meseleyi de Batı’nın kavramlarıyla, oryantalizmiyle ve yaklaşımıyla ele almamız. İçinden çıkıp yetiştiğimiz topluma Batılı kadar yabancı hatta ondan daha yabancı bir halde çalışmalar sunmamız kendimizi ne kadar bilmediğimizin ispatıdır. Kendini bilmeyen insanın başkasını bilmesi, anlatması, tasvir etmesi veya araştırması yüzeysel kalmaktan öteye geçmemekle birlikte daima sığ kalmaya mahkûmdur.

         Osmanlı Tasavvuf tarihi, Büyük İslam İmparatorlukları gibi konularda çalışan akademisyenler, tarihçiler de sayıca az değiller. Fakat yine aynı sıkıntı ile karşı karşıya kalınmaktadır. İslam’ın öz olduğu bu çalışma alanlarında öncelikle İSLAM’ın birincil kaynaklarına inilip çalışılmamış ve özüne uygun şekilde anlaşılmaya çalışılmamıştır. Böyle bir durumda da tarih maalesef ikincil kaynaklardan ve yüzeysel-üstünkörü bir bilgi eşliğinde ezberlerle aktarılmaktadır. Oysa tarihin en önemli ve öncül koşullarından biri birincil kaynak okumasıdır. Entelektüel olmayı bir kenara bırakalım yukarıdaki duruma düşmek tarihçi bile sayılmamak için makbul bir sebep. Bu durumda yeterince doyum sağlamayan, boyutsuz, eksik ve yanlış geçmiş tahayyülü ortaya koyulmaktadır. Bunu ne zaman düşünsem aklıma şu benzetme geliyor. Her şarkı söyleyene sanatçı denmez, onlar seslendiricidir bu alandaki sanatçı söylemekten öte, üretir ve yazar. Notalara(birincil kaynak diyebiliriz) hâkimdir. Ne ile uğraştığını bilir, neler çıkarabileceğini hayal eder ve işe koyulur. Kısacası, Tarihçi değil fakat aktarıcı ya da sunucu demek çok ağır kaçmasa gerek.

           Osmanlı tarihi çalışırken objektif-tarafsız olacağım duygusuyla, gelişi güzel, ezberlenmiş kalıplar yerine öğrenip, düşünüp zannettiğimizin tersi dahi çıksa var olan paradigmalara karşı ürünler ortaya koyabilmek gerçek bir tarihçi olmamızı sağlamakla birlikte Entelektüel Tarihçi diye adlandırılabileceğimiz bir vasıftır. Dücane Cündioğlu’nun güzel bir cümlesini aktarmak istiyorum “Tarafsızlık bir düş, dürüstlük ise bir görevdir, belki tarafsız olamayız ama pekâlâ dürüst olabiliriz.” Tarihçiler hem kendilerine hem akademiye hem de topluma karşı dürüst olmalıdırlar. Zaten gerçek tarihçi Entelektüel Tarihçi olarak adlandırabileceğimiz kişilerdir. Jean-Paul Sartre‘a göre entelektüel sınıfsızdır. Bilgisini belli bir sınıfın çıkarlarına yontan kişi entelektüel değildir. Dolayısıyla Tarih gibi birçok kez siyasetin malzemesi olabilen bir dalda gerçek bir tarihçi olmak; karşı koyabilmek, doğru olduğunu düşündüğünü ifade etmekle mümkündür.

         Yazıyı bitirirken şunu ifade etmek gerektiğini düşünüyorum, yukarıda yaptığım tanımlamalar sonucunda entelektüelliğin İslam bilgisiyle eş olduğu kanısına kapılmamak gerekir çünkü bu sadece Osmanlı Tarihi çalışanların Entelektüel sıfatına sahip olma elzemliğini göstermek için basit fakat sıradan olmayan kocaman bir örnek. Aynısını farklı alanlara kaydırarak genişletmek de mümkün. Örneğin, Batı toplumlarını çalışırken dillerini ve dinlerini bilmeden gelişmeleri aktarmaya çalışmak büyük bir eksikliği ortaya çıkarır. Kısaca, tarihçinin entelektüel olması gerektiğine bu kadar değinmek şimdilik yetmese de evet dedirtecek cinsten.

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.