Beyaz Çarşaf ve Döngüde Kaybolan Semboller

Doğumumdan bu yana on sekiz ay geçmişti. Bedenim hastane odasında bir sedyenin ortasında öylece duruyordu. Üzerime atıverdikleri alelade beyaz bir çarşaf, annemin zihninde ölüm ve yaşam arasında sarkaçlanan varlığımın son bulduğunun bildirisiydi. Schrödinger’in kedisini duymuşsunuzdur. Hani kutu açılana kadar ölümü diri mi olduğu muallakta olan meşhur kedi. Ben de onun için o kedi gibiydim. Ne vakit o ölümün meşum habercisi olan beyaz çarşafı gördüyse işte o vakit ölmüş olacağıma kanaat getirmişti.

Oysaki işin aslı hiç de öyle değildi. Işıktan rahatsız oluyordu yavrucak deyip örttükleri tek bir çarşafın böylesi bir yankı bulacağını tahmin dahi edemeyen hemşireler, kadıncağızın acıyla yere yığılan bedenini görünce sembollerle öyle oyuncakla oynar gibi oynamamaları gerektiğini anlamışlardı.

“Semboller” diyorum çünkü hastane odalarına sadece televizyonlardan şahit olmuş insanlar için o yüze çekilen beyaz çarşaf ölümün çığırtkanıydı. Tek bir nesne, oysa ifade ettiği anlam ne kadar da büyük değil mi? Bunun bir insanda uyandırabileceği duygular ve olası beklentiler kolayca kontrol edilebilecek olanın ötesinde çünkü her şey tam olarak kafamızın içindeki o dur durak bilmeyen akışta gerçekleşiyor. Hayatımız bu nesneler ve bizim içimizde buldukları çağrışımlar döngüsünde devam ediyor. Sembollere yüklediğimiz anlamlara o kadar bağlılık duyuyoruz ki aksini gösteren onlarca kanıt olsa dahi beynimiz o çağrışımdan kolay kolay vazgeçemiyor.

Şimdilerde içinde bulunduğumuz çağa nesnelerin ve görselliğin çağı diyoruz. Tüm duyularımız inanılmaz bir veri bombardımanına maruz kalıyor, en çok da gözlerimiz ve kulaklarımız. Her yer ekranlarla ve afişlerle dolu. Yerin altı deyince insanın aklına toprak ve ölüm gelir öyle değil mi? Artık metrolardaki ekranlar ve reklamlar geliyor. Bayazıt’ın dediği gibi duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız ve gördüklerimizden ötürü gözlerimiz hep çürümek durumunda kalıyor.

Evimizden dışarı adım attığımızda karşılaştığımız görsellikten öte, sıcacık yatağımızda birkaç parmak hareketiyle ulaşacağımız görsellik ve nesneler dünyasının bizde uyandırdığı yepyeni sembolleri düşünelim. Parmaklarının ucundan yahut dudaklarının arasından çıkan mesajın alıcısını nasıl yönlendireceğini, onda ne gibi vehimlere sebep olacağını bilmeden konuşan ve yazan insanlarımız var.  Bunu sırf daha çok bilir ve söyler görünmek adına yapıyorlar. Tüm bunların öte yanında hiçbir nesneyle tatmin edemediği zihnini uyuşturabilmek için her şeye açık durumda olan alıcılarımız gözlerini ve kulaklarını açmış yepyeni sembolleri karşılıyor.

Ouroboros misali kendi kendini besleyen döngünün içinde hızla üretilen ve üretildiği gibi hızla tüketilen semboller ve değerlere karşı ne yapmamız gerektiğini kestiremiyoruz. Kendimizi bunlardan külliyen soyutlamanın mümkün olmadığı ziyadesiyle aşikâr. Her ne kadar dilimiz bu çağda insanların girdabından bir türlü sıyrılamadığı bu döngüyü lanetlese de içten içe hepimiz onun içinde bir şekilde kendimize bir yer edinmeye çalışıyoruz. Bu duruma onaylanma ihtiyacının doğurduğu bir savunma mekanizması olarak yaklaşmak mümkün. Yazdığımızı, çizdiğimizi, okuduğumuzu, düşündüğümüzü, yediğimizi, evliliğimizi ya da dostluğumuzu onaylatmaya çalışıyoruz. Çünkü ancak o zaman kendi değerlerimizi doğrulanmış ve onaylanmış buluyoruz. Önceden “elalem ne diyor” düşüncesiyle hareket etmeye alışmış olan yapımız bunu artık rakamların dünyasına taşımış durumda.

Peki, asıl sorun ne? Bu döngüyü kırmanın bir yolu yok mu? Tüm bu gıcır gıcır sembollerin ve kendini beğendirme çabalarının ortasına düşmüş biz insanlar için çıkış yolu var mı? Tüm bu soruları yıllardır kendime sorup duruyorum. Belki de asıl sıkıntı kendi içimizde bütünlüğünü kuramadığımız benliğimizde. Tam olarak kim olduğumuza ve gerçekten ne istediğimize karar veremeyişlerimizin ceremesini çekiyoruz. Hele de bizler. Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış, ne tam Doğulu ne de tam Batılı olamayan bu toprakların insanları. Bir yandan kendi isteklerinin peşinden koşup bireysel bir yaşamın arzusuyla büyürken öte yandan aile, toplum ve grup kimliklerimizin bize vurduğu yüklere de sıkıca bağlı olan kafası oldukça karışık bir nesiliz. Bu nedenle yepyeni bir senteze ve yepyeni bir kimliğe ihtiyaç duyuyoruz. Bu arayışta ise en büyük rol yine bizlere düşüyor. Kendi sembollerimizi ve değerlerimizi oluşturup onlara sıkı sıkıya bağlanmadıkça başkalarının bize sunduklarını sorgulamadan kabullenip ona göre hareket eden pasif bir alıcı olmaktan öteye geçemeyeceğiz.

About

View all posts by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.