Aşağıdakilerden Hangisi..?

Uzun zamandan beridir aklımı kurcalayan bir şey var. Karşılaştığım -ve daha kötüsü çözmek zorunda kaldığım- her seferinde haftalar, belki aylar boyu aklımdan çıkmıyor. İnanın, metrobüsteki o hengamede, o hayatta kalma mücadelesinde; çok önemli akademik bir toplantının ortasında; ya da öyle aylak aylak vakit geçirirken bile lank diye karşıma çıkıveriyor. Komik bulabilirsiniz –hatta edepsizlik edip saçma da diyebilirsiniz- ama ne kadar ciddi olduğumu ancak böyle bir dertten mustarip olanlar anlayabilir.

Lafı fazla uzatmadan doğrudan mevzuya dalmak istiyorum. Klasik Türk eğitim sisteminin –ki burada sistemsizliğin de bir sistem olmasından hareketle- korkusuz ordusuyla amansız bir savaşa giren her birimiz –ki bazıları çabuk yorgun düşüp çürüğe çıkmak suretiyle rahat bir nefes almaktadır- hayatımızın önemli bir bölümünde ulusal toplu sınavların o ardı arkası kesilmeyen kesif bombardımanına, adeta teçhizatsız ama kararlı bir militan gibi tüm varlığımızla cevap vermek zorundayızdır. İroniyi bir kenara bırakırsak, devletin öğrenci yahut kamu personeli seçme sınavlarından bahsediyorum. Henüz orta okul yıllarında başlayan bu mücadele, eğitim hayatıyla da bitmez. Adam akıllı bir iş edinebilmek için de söz konusu sıralama sınavlarına girmek durumundayızdır. Bu sınavların yapısal problemlerinden ya da ne kadar geri kalmış bir uygulama falan olduğundan bahsetmeyeceğim elbette. Bu iş, eğitim planlamacıların işi –sahi geçen araştırdım böyle bir uzmanlık alanı varmış, ama bizimkiler bunu da kendilerine göre biraz farklı yorumluyor tabi; yoksa on yılda yirmi kez eğitim sistemi değişmez, değil mi?

Bakın yine hemen siyasi mevzulara girdim. Böyle konularda kendimi tutamıyorum, ama bu sefer daha önemli sorunlarım var, siyasi hususlar bi’ köşede dursun şimdi, ulularımız onları halleder elbette. Kısacası, öğrenci seçme ve yerleştirme sınavlarıyla benim derdim. Gerçi hepsiyle değil, sadece sözel alan kapsamına giren Türkçe ve türevleriyle asıl sorunum. Dilbilgisi sorularıyla bir derdim yok açıkçası; şu paragraf ve anlam soruları yok mu? Esir ediyor beni gece gündüz; gözüme uyku girmiyor bir türlü. Çeşitli edebiyat dergilerinden, kimliği belirsiz kitaplardan, izini bir türlü süremediğimiz çeşitli kaynaklardan bir araya getirilen o paragraflar, o parçalar içime sıkıntı oluyor benim. O sınav bitiyor ama, ben de bitiyorum. Düşüyorum yollara; kütüphaneler, dergiler, kitaplar derken birden kopuyorum bu hayattan. Şair bu dizelerde ne diyordu şimdi, acaba şu sorudaki edebi eleştiri hangi yeni yetme şair için kaleme alınmıştı. Bitmek durmak bilmez bir uğraş benimkisi.

Dahası da var elbette. Sırf, anlamlı bir bütün oluştursun diye, bir yazarın günler geceler çırpınarak kurduğu bir dünyayı paramparça etmek… Düpedüz canilik bu. Onları bir araya getirebilmek için öyle acele ediyorum ki, bir an önce bir araya gelsinler de bu işkence bitsin diye. Sahi, büyük bir kahraman oluyor muyum bu durumda? Hee, yanlış anlamayın bu arada kahraman olmak gibi bir amacım yok benim. Hugolina ve çocuklarını düşünün, Hugo ile onları bir araya getirmek için elinizden geleni yapmaz mıydınız? Büyük sevap nihayetinde. Hele o, paragrafın anlam bütünlüğünü bozan cümleler yok mu? Bu soruları çözerken öyle sinirim bozuluyor ki sormayın. Mutlu mesut yaşayan çekirdek bir ailenin arasına giren “kara kedi” gibi. Hemen çekip çıkartıyorum oradan; onların yeri orası değil. Bu soruları kim hazırlıyor bilmiyorum, ama benim ruhumda derin yaralar açıyor.

Daha fazla uzatmadan şu kadarını söyleyebilirim ki, söz konusu sorulara sadece çözülmesi gereken problemler olarak bakamıyorum. Onlar da canlı, onlar da hissediyor. Onları birbirinden ayırmak, araya yabancı kişiler sokmak, veya o cümleleri özgürlüklerinden mahrum bırakmak acayip derecede rahatsız ediyor beni. Sayın büyüklerimizden şu kadarını istirham ediyorum ki lütfen bu duruma bir el atınsınlar.

 

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.