Bu Yağmurlar

Dışarıda yağmur yağıyordu, hem de çok. Kaçırılmayacak bir fırsattı bu. Üstüne üstlük bir de hafta sonuydu; tüm angaryalardan azade, kendimle baş başa. Buğulu penceremden dışarı bakıp romantik hülyalara dalmak istedim, ama olmadı. Üzüldüm, hem de pek. Nedendi, sorun neredeydi? Bunu da anlayamadım. Oysa bunun için bildiğim her şeyi yapmıştım; çok kırgınım çok.

Havaya girmek için önce bir bardak çay dolduracaktım ki, bardak fikri çok da şık olmaz diye düşündüm. Nihayetinde ince belli çay bardağıyla nasıl romantik dünyalar düşleyebilirdim ki. İnce belli bardak sabah kahvaltılarındaki favorimdi. Şimdi onunla çay içmeye kalksam, yanında bir şeyler de atıştırmam da gerekecekti. Ağzım hınca hınç doluyken nasıl hayalperest olabilirdim ki. Bu sebepten mülhem, hemen üst raftaki beyaz fincana uzandım. Çok güzel bir rengi var bu fincanın, süt beyazı diyorlar -aslında ben yeşil rengi daha çok severim ama bulamadım bunun yeşilini işte. Ben öyle raftan rafa savrulurken, sevgili elektrikli su ısıtıcımız çay suyunu istediğim kıvama getirmişti bile. Sallama poşet çaylar çekmecemi açtım. Hangisinden içecektim şimdi, karar vermesi ne kadar da zordu. Her şeylisini yapmışlar bu çayların. Hava biraz serin, bir kış çayı alsam fena olmaz diye aklımdan geçiriverdim ki, hani bizim romantizm nerde kaldı, yine tek düze düşünmeye başladın diye kendime kızdım.

Siyah çay içmeye karar vermiştim, fakat içime sinmedi bu tercih. Üstüne biraz da süt koyarsın desem de, inandıramadım kendimi. Bariz, çayla olmayacaktı bu iş. Kahve, kahve içmeliydim elbette. Nasıl da düşünememiştim. Hem o daha Avrupai bir içecek: modern insanı, yalnızlığı falan temsil ediyormuş. İyisi mi ben bir kahve içeyim dedim o zaman. Camın kenarında, elimde kahveyle kendimi düşünündüm. Kahve ve diğer her şeyin yer aldığı bir alt çekmede bir miktar gezindim. Şu üçübiraradalardan içemezdim, çünkü üçüncüleri benim düşmanımdı: şeker. Hem böyle önemli bir mevzu için gayet sıradan bir tercih olurdu. Gavur işi kahve çekirdeklerinin olduğu kavanoza uzandın gayri ihtiyari. Hemen az sütlü bir kahve hazırladım ve salona geçtim.

Yağmur hala çok yağıyordu, tam istediğim gibi. Hemen camın kenarındaki koltuğa geçtim. Sehpanın üzerine raflardan alelade çektiğim bir kitabı çapraz duracak şekilde bıraktım. Tevafuka bakın ki “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah”, uğraşsam denk getiremezdim. Kahveden birkaç yudum çektikten sonra, buğulu camımdan dışarı bakmaya başladım. Niye farklı hissetmiyordum? Sinirlenmeden birkaç yudum daha çektim. Yine bir tık yok. Acaba müzik bu durumu değiştirir mi diye düşündüm ve vakit kaybetmeden bilgisayardan Nazan Öncel klasiklerine yüklendim. Şarkılar iyiydi de, ben de bir sorun var sanırım. Neden dalamıyorum o puslu hülyalar denizine, neden kurtulamıyorum bu yorucu gerçeklikten?…

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.