İnsanlar ve Pirinçler

Son günlerde bedenimin hemen her fırsatta dile getirmekten büyük bir keyif aldığı yaşlılık gerçeği değildi beni bu denli sarsan. İnsanlar… Evet, her defasında koca bir hayal kırıklığı. Kendi türünü yiyip bitiren tek varlık olmasa da, bu işte giderek mükemmelleştiği su götürmez bir gerçekti. Öyle barbarcasına da değil; modern yöntemlerle, kimi zaman aşkla ve bazen dostlukla. Daha parmaklarını klavyenin tuşlarından kaldırmamıştı ki bilgisayarda çalan protest bir şarkıya dört bir yandan yükselen ezan sesleri eşlik etmeye başlamıştı. Eli gayri ihtiyarı ses tuşuna yöneldi; sesi kapatmış olsa da, müziğin çalmaya devam ettiği gerçeğini düşünmek bile istemiyordu. Sayfayı bir aşağı indiriyor bir yukarı çıkarıyor, yazdığı iki satır yazıyı yirmi defa okuyordu. Müzik yokken ilham da gelmiyordu besbelli. Kelimeleri bir türlü doğru sıraya koyamıyordu. “Son günlerde”n sonra virgülün gerekip gerekmediği üzerine bir kez daha düşündü. Bu defa da sesli okuyayım bari diye geçirdi içinden. Bunu bir arkadaşından öğrenmişti. Çok iyi yazamayan ama teknik bilgisi yüksek bir çocuktu. Evet bu cümle bir solukta söylenmeliydi. Zira her şey o kadar hızlı gerçekleşiyordu.

Birden kalktı. Bir hışımda mutfağa koştu. Ne kadar zamandır açıktı bu pilavın altı? Bunu da yaşlılığa yordu. Ne kadardır oturuyorum şu lanet bilgisayarın başında daha iki paragraf yazamadım diye hayıflanıyordu. Bir yandan da altı tutan pilavı dert ediyordu. Son pirinçlerini bu şekilde heba etmek hiç akıl karı değildi. Zaten bu saatten sonra yemek mi yenir diyerek kendini avutmaya çalıştı. Çaresiz, bu gece zorunlu diyet yapacaktı. Mide doluyken beynin pek çalışmadığı gibi bir şeyler duymuştu vaktiyle bir yerlerde. Böyle beylik laflara çok itibar etmese de, bir deneme yapmaktan ne zarar gelebilirdi. Başka bir yemek de hazırlayabilirdi ama canı fena şekilde pilav çekmişti. Onun yerine başka bir şey yiyemezdi. Bu, hayatta sıkı sıkıya bağlı olduğu ilkelerine tamamen zıttı. Hiçbir şey hangi sebeple ve hangi şartlar atından olursa olsun başka bir şeyin yerine geçemez, diyordu. O an pilav yiyemeyecekse hiç bir şey yememeliydi. Öyle de yaptı.

Tekrar bilgisayarın başına oturduğunda yazdıklarını bir kez daha gözden geçirdi. Kafasının daha çok çalışması gerekiyordu ama aklı fikri ziyan olan pilavdaydı. Birden, parmaklarını yeniden klavyenin tuşlarına muntazaman yerleştirdi ve yazmaya başladı. İnsanlar da tıpkı pirinçler gibidir. Burada tekil kullansa daha mı iyi olur diye bir şüpheye düştü ama onların da grup halinde varlıklarını sürdürdüğüne kanaat getirince bundan vaz geçti. İkinci cümleyi yazamadı. Bir harf bile tuşlayamadı. Zira hiç düşünmeden ortaya atmıştı bu görüşü. İnsanlar gerçekten pirinçler gibi miydi, yoksa isteyip kavuşamadığı her şey insanlar gibi miydi? Bununla yüzleşmeye cesaret edemezdi. Yazdığı üç satırı bir çırpıda siliverdi. Kendini gecenin karanlığına Fazıl’ın kimsesiz sokaklarına attı.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.