Münferit Vakalar Tefrikası 3

— … Sigara paketine baktım: “Genç yaşta ölürsünüz.” gibi bir uyarı vardı üzerinde. “Bir taneden ölmem herhalde.” dedim. Yaktım. Üşümüştüm. Belli ki benden kurtulmanın yoluydu bu. Aklımı okumuştu. Sigara içmediğimi biliyordu. Onu dinlemek için isteğini kabul edeceğimi, ona sigara almak üzere oradan ayrılacağımı da biliyordu, ayrıldığım zaman rahatça kaçabileceğini de. Gülümsedim. Sözünü tutmuştu az çok. Bana akıl okumayı öğretmişti.

Çok sonraları anladım hayatın ne denli çetin olduğunu; her kahkahanın altında sessiz bir fırtına aramam bundandı. Sahi, Hayyam’ın kadehinden sızan tam olarak neydi, bilen var mı? Nakış nakış işlenmiş edebi cümleler de kurabilirdim ama nafile. Vardığım nokta: şu Üsküdar’ın yokuşları kadar dik ve yorucu bu hayat ama vazgeçilmez ve büyüleyici aynı zamanda. İntihar kim ben kim. Böyle bile olsa, karanlık ve çıkmaz sokaklar karşında hırçın dalgalar gibi debelenmek niyeydi öyleyse? Ancak denizde huzur bulan bu halin nedeni neydi?

İşte o gün sigaraya başladım. Daha önce arkadaş ortamlarında birkaç dal içmişliğim vardı elbette üniversite yıllarından fakat o gün kırk yıllık tiryakiler gibi çekiyordum tüm dumanı ciğerlerime. Karşımda bütün ihtişamı ve çirkinliğiyle güzel İstanbul. Seni bu kadar büyülü yapan ne, diye sormak beyhude olurdu hakikaten. Kafamda deli sorular, bir elimde sigara, diğerinde koca bir hiç. Ebedi boşlukta oradan oraya savrulan muvakkat bir sarkaç. Her devirde bir nefes daha.

Bir iki sigara derken paketler kesmez oldu sonra. Başlarda biraz utansam da çevremdeki herkesin duruma alışması pek vakit almadı. Birkaç arkadaş beni bu kötü alışkanlıktan vazgeçirmek için epey uğraşmıştı aslında. İnsanın böyle arkadaşları olması ne güzel. Artık paket sigara almıyorum. Kocaman puntolarla yazan “Sigara içmek öldürür” ihtarından rahatsız olduğumdan değil, tütün sarmak çok daha hoşuma gidiyor ondan. Hayat gibi: parçaları bir araya getirmek için onca çabalıyorsun sonra derin bir yalnızlıkla mutlak bir vahdetivücut.

Dile kolay tam beş yıl oldu o günden beri -kendimi efsunlu dumanın kollarına teslim edeli. Bir daha hiç göremedim anlayacağınız onu. Tüm uğraşlarım büyük bir hüsranla sonuçlandı. Öyle bir saplantı ki aynı yerde sırtımı dönüp insanlara, gelmesini bekledim çaresiz. Cevabını zaten bildiğim can alıcı soruyu bir kez de ona sorabilmek için. Annemin zoruyla göründüğüm yeni yetme bir psikolog ne anlayacaktı ki zaten. Kendi yarattığım bir karakter olsa geri getiremez miydim bunca yıl, ne istesem onu söyletemez miydim? Psikolojide bu duruma “Edebi Aldanma (Literary Delusion)” diyorlarmış. Anlayacağınız gerçek hayatla kurguyu birbirinden ayıramamak. Şizofreniden oldukça farklı. Shakespeare’den Tolstoy’a tüm büyük yazarların hayatlarında en az bir kere yakalandıkları elim bir rahatsızlık. Elbette her zaman böyle muhteşem eserlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıyor, Virginia Woolf’tan Stefan Zweig’a birçoklarını bu hayattan acımasızca kopartıyormuş.

Sonra ilk romanım için karaladığım müsveddeleri psikoloğuma vermek zorunda kaldım. İncelemesi gerekiyormuş. Nasıl düşünüp böyle bir teşhis koymuştu bilmiyorum ama ilk sayfası şöyleydi:

Mevsimlerden en sevdiğiydi kış. Güneş nasıl da baygın ve yorgun. Sanki çok uzaklardan gelmiş, biraz telaşı var gibi. Genç bir kıza benzetmişti bir keresinde. Sonra tüm sınıfın ortasında edebiyat öğretmeninden yediği fırçayı hatırladı birden. Hala anlam veremiyordu ya da sorma şansı yoktu ki neresi tuhaftı bunun. Araya yıllar girince böyle oluyor işte, diye geçiriverdi içinden istemeden ve pencereyi kapadı usulca. Koşulsuz onun güneşiydi bu. Başka kim severdi ki zaten.

Neden böyleydi, hayatındaki herkes neden bir görünüp birden kayboluveriyordu? Her şey bu kadar normal görünürken nasıl oluyordu da paramparçaydı etrafında dönen dünya? Neden bu güneş kadar donuksunuz yıllar, diye haykırası geldi ama sakin tavrı yine baskın gelmişti. Hayatın rengini yitirmek sanırım bu, hayal perdelerini sımsıkı kapamak.

Hasta değildi fakat böyle kırgın olmak çok hoşuna gidiyordu biraz. Buğulu görmek tüm dünyayı, büyük bir fedakarlık. Daha estetik yapmıyor mu her şeyi? Tüm kusurları tek kalemde yok etmek. Tembel değildi fakat onun yüce erdemini de büsbütün gözden çıkarmıyordu. Bir hafta sonu dişe dokunur hiçbir bir şey yapmadan geçirmişti mesela. Ki bu onun mizacına tamamen aykırıydı. …

…Öncesi

1. Münferit Vakalar Tefrikası 1 – Oğuzhan Dursun

2. Münferit Vakalar Tefrikası 2 – Korkut Üneli

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.