Tuhaf, Değil Mi ?

Ne güzel kelime tuhaf. Anlayamadığım, algılayamadığım, görmezden geldiğim, belki bilmediğim, asla öğrenemeyeceğim ya da sadece sevmediğim her şey için sığındığım yüce bir kapı gibi. Asla arkasındakileri merak etmediğim, her şeyi üstünkörü ardına gizlediğim: bir daha görmek istemediklerimi, unutacaklarımı zamanı geldiğinde, ve umutlarımı en acısı.

Kadife gibi adeta. İçini gıdıklıyor insanın, ancak müthiş bir bağımlılık bu aynı zamanda. Bir kez kendinizi kaptırdığınız da, her şey o kadar “tuhaflaşıyor” ki etrafınızda. İnsanlar mesela. Ne tuhaf bir varlık bu insan; ya da, varlık denen her neyse, o daha tuhaf aslında. İnsan sadece kendi payına düşeni almış olmalı başlarda, sonra üzerine bin tuhaflık daha katmış galiba. Tuhaf işte, ne bileyim.

Kahverenginin en güzel tonu ne tuhaf. Terkedilince pısıp kalmanın, her kahkahanın ardındaki buruk acının, görünenden içre olan yüce gerçeğin, yalnızlığın dayanılmaz sessizliğinin tadı ne tuhaf. Hakikat ne tuhaf örneğin; onca yalanın söylenebilme ihtimali de. Sürekliliğin geçiciliği süreksiz kılması kadar tuhaf akıp giden zaman. Her şeyi tarif ederken hiçbir şeyin onu tarif edememesi, tuhaf.

Aradığım kelime “garip” değil mesela, tuhaf. Hayır, “ilginç” hiç değil. “Güzel” mi, hayatta olmaz. “Bana bir kelime verin, koca evreni ona sığdırayım” deseler, başka bir şey gelmez ki aklıma, tuhaf. Mana derin, onun ardındaki daha da. Dalsan da çıkamazsın ki, çaresiz. Öylesine bir ifadeden (expression) fazlası bu. “Olmasa da olur” diyemeyeceklerimizden; “şey”lerimiz, “keşke”lerimiz, “ahh”larımız gibi biraz; fakat hepsinden aşkın, onların mürşidi adeta. Şu hayat denen mesele, ne tuhaf, değil mi ?

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.